Gülmekten katılarak zorla konuştum.
– Kaçsaydın ya baba.
– Nasıl kaçayım kızım? İyi ki denedim arkadaştan duyduğumu.
– Sen de dağ başında oturmasaydın canım.
***
Günün bitmesine dakikalar var. Gözüm arkada. Taksiler kasıntı mı kasıntı. Cebimdeki on kuruşlar birbirlerine çarpıp duruyor. Alt tarafı bir kilometre. Nabzım yüz küsurlarda. Çenem kilitli. Dişlerim ona özenti. Yıldızlar parmakla gösterilecek sayıda. Ay nereye saklanmış bilemiyorum. Sokak lambaları da konsepte uygun. Birinde gölgeni yakalasan ötekine varana kadar kaçıyor. Kalıyor musun simsiyah, tek başına. Ya paltom… Keyfi gıcır. Bulmuş kendi rengindeki geceyi; eteklerini sürte sürte flörtte.
Fal taşı gibi açılmış gözlerim, karanlığın tonlarını sorgulamakta pür dikkat. Sorgu deyince; o meşhur adliye birazdan belirir. Karşısındaki avukat bürolarıyla gündüz yaptığı aşna fişneyi bir görseniz hiç o demezsiniz. Topuklarım seslerini yankılayacak yer arıyor. Derme çatma alışveriş kulübecikleri birer mağara ağzı olmuş. Sanki dün bana kırmızı kazağı satan onlardan biri değil.
Omuzlarım arkadan bir el dokunur mu huzursuzluğunda. Rivayete uyarak ıslık çalmayı deniyorum. Dudaklarımı razı edemiyorum. Bir titremedir alıyor beni. Yiğitliğe şey sürmemek için sinirden diyorum sinirden. İnsan bir taksi parası saklamaz mı be kadın! Anladık maaş günü yarın ama. Zihnimdeki fikirler, üstünden ürkek ceylan gibi sektiğim kaldırım taşları hızında. Ahmak ıslatan da başlıyor mu! Tam isabet, tebrikler!
Koskoca adliye binası karşımda. Gecenin siyahıyla alay edercesine dimdik. Karanlıktan daha karanlık. Kafamdaki esas düşünceyi kovmaya çalışıyorum ki… “İti an çomağı hazırla” demişler. Enteller de bunu “Düşündüğünü evren sana gönderir”e çevirmiş. Gönderdi işte; bir çomağım eksik. Avukat bürolarının önünde fark ediyorum benimkileri. Yolun başındaki çemberde görmeyince sevinmiştim. Kursağımda kaldı sevincim. Dikleşerek yürümeye çalışıyorum. Kendinden emin olma pozu bu. Böyle yapınca “Benden korkmuyor,” dermiş köpek. Aniden karşıma çıkan kirli sarının heybetliyle anlıyorum bu lafın masal olduğunu.
Elektrik çarpmışlığındayım. Bir adım geri gidiyorum ister istemez. Avuçlarıma yuvalanmış tırnaklarım yerlerini iyice sabitliyor. Göz gözeyiz. Onunkiler ne kadar yerindeyse benimkiler o kadar yuvasından fırlamış. “Hoşt!” demeyi düşünüyorum bir an. Ağzımda en kuvvetli yapışkan denenmiş gibi. Olduğum yere çakılıyorum. Biraz önceki halim nerede? Başım, kıçın kıçın paltomdan içeri doğru kaçıyor. Gözüme kestirdiğim taşa bir hamle yapıyorum. Zaten ağzımda olan yüreğimi tekrar hoplatan bir havlama. Birden çevreleniveriyorum diğerleriyle. Kara, beyaz, kahverengi… On, on beş tane. Bu kez bedenimi ziyaret eden titreme yedi nokta dört şiddetinde. Ezberimdeki dualarlayım sadece. Aklım durgun. Düşüncelere geçit yok. Acı hatıram, zihnime habersiz misafir. On yaşlarındayım. Yokuş aşağı koşuyorum. Topuğumda bir köpek soluğu. Ha ısırdı ha ısıracak…
Havlamalar kesilince bir adım atıyorum. Hırlamalara zemin atmışım meğer. İkinci adımımda hırlamalar katmerleşiyor. Üçüncüden vazgeçiyorum. Bir korna sesi. Birbirimize öylesine dalmışız ki fark etmiyoruz bile geleni. Kurtarıcım… Benimkiler hemen sağa sola kaçışıyorlar. Yüzümde gecenin gülleri açıyor. Açıyor ama arabanın camından uzanan adam salyalarıyla suluyor onları.
– Güzelim darlanmışsın atla götüreyim.
Allah kahretsin! Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak bu işte. Adam bu numarayı yutar mı yutmaz mı diye düşünmeden bir hışımla cebimden telefonu çıkarıp başlıyorum masala: “Oğlum yolun sonuna geldim, karşılamana gerek yok,” Vın… Bir saniyede gözden kayboluş… Herifin gazlarken söylediklerine veremediğim cevap boğazımda düğüm. Bula bula beni mi bulmuşmuş E5’te orospunun sürüsü varken. Pislik pezevenk!
Kendimi toparlanmama fırsat bırakmıyor benimkiler. Beş dakika önceki etrafımı çevreleme pozisyonundalar. Şok üstüne şok yaşamaya bünyem yanıt veriyor. Gözüm seğirmelerde. Sol tabii. Ağzım şapla kaplanıyor. Dilimi lâl eder mi bu şap bilmem ama şişirdikçe şişiriyor. Yanaklarımdaki baskı, karşıdaki adliyenin sorgu odalarındakine eş. Çemberin tam ortasındayım. Yirmi-otuz göz her santimetre karemi hafızalarına kazımakla meşgul. Dağın başında değilim diyorum içimden. Babamı anımsarken buruk bir gülümse yalayıp geçiyor dudaklarımı.
Tek çarem ve ben. Çömeliyorum. Çoğalan hırlamalara aldırmadan. Biri yaparsa diğerleri de yapar herhalde diye güvenerek. Denemek şart. Sonuç ya bu kadar it tarafından ısırılmak ya da… Ellerimi asfalta koyup ayaklarımı geriye atıp uzanıyorum yavaşça. Hırlamalar ayyukta… Nefes almayı başka gecelere bırakıp bekliyorum. İnşallah babam gibi olurum duası dilimde.
Ve yüzüme sıçrayan ilk damla. Budur! İçimde buruk bir sevinç. Paltomdan içeriye doğru yol alıyor keskin kokulu sıcak ıslaklık. Bu arada köpeklerden birinin fetişist olduğunu anlıyorum. İşlevi her yapan uzaklaşıyor. Koca caddede bir müddet öylece yüzüstü kalıyorum. Kalkıp yürüdüğümde ayakkabılarımdan gelen colk colk seslerine hiç aldırmıyorum. Ev şuracıkta!