Bu gece hiç olmadığım kadar eminim ne yapacağımdan. Bedenim kendi cürmünden binlerce kat ağırlığındaki nesnelere aduket atabilecek kadar çılgın. Buz mavisi güneş, ahşap yeryüzünü aydınlatırken doğayla taşşak geçer gibi bir hali vardı. Yerler, asit gölleri ve yemekten oluşan tepelerle dolu. Bütün yeryüzüne garip melodiler hakim. Evet, ayrıca kan kokan bir notadan özgürlük için yeni bir beste yapmaya çalışanlar da var burada. Bulunduğum yerin biraz daha üst katmanlarında har vurup ağustos böceği gibi takılıyorlardı. Beynimde hiçbir çelişkiye yer yokken hata yapmaktan korkmuyordum. Hatalarımın hiçbir günahı ya da hesabı olmamalıydı, yoksa sıçtık.
Yaşamak, sadece mücadelemin bir etkeni olacak ve ölmek; hiç umrumda değil. Çünkü hiç olmadığı kadar doğanın bir parçasıyım. İnkar etmeye çalışanların ağzına vurmadım. Kenara çekip onlara Charizard’dan bahsettim biraz. Pezevenk olup olmadığı hakkında fikirler atıldı ortaya. Ağzından püskürttüğü ateşle sigarasını yakmasıyla doğanın bir parçası olduğunu belli ediyordu zaten. Charizard, bir doğa pezevengiydi artık gözümde. Yaptığım en ufak hareket bile kimseyi incitmezken başkaları doğa tarafından rütbelendirildi bile. Kendimi yükseltecek bir ego duygum yok. Korkularıma “çalım atarsan, seni indiririm” diyebileceğim bir duygu da yok. Duygusuzluğun liderliğe oynadığı yerdeyim. “Sokarım böyle işe” demek aklımdan o kadar hızlı geçmiş ki düşünemedim bile. Olmak zorunda olduğum yerde yapmak zorunda olduğum anti-didaktik hareketler… Ayrıca bu zorundalık beni hiç mi hiç rahatsız da etmiyordu. Aksine tüm şüphelerimi, aylık oyununda kaleye gömdüm pisburunla ve sonra da Meybuz’a koştum. Arada güzel şeylerin olmaya başladığına inandığımda, hareketlerimin ötesine geçmem gerektiği söylendi. Doğanın emriymiş, yok hassas denge filan. hangi videoyu mp3’e döndürdüğünden haberi yoktu tabii doğanın.
Ulan tam da içsel huzura kavuşup dışa vuracakken, “aç kapıyı bebeğim aç, özgürlüğümle geliyorum” diyecekken bir anda karambolden yedik golü, darmadağın olduk. Ve karşımda bir engel dejavular zinciri… Sanki yüzlerce kez yaşadığım olayı, bu sefer karşı tarafın hissiyle yaşıyorum. Arafı geçeli bin yıl olmuş gibi bir ağırlık çöktü incecik bedenime.
Her insan bir karıncadır
dünya üzerinde…
Boktan bir şekilde ölmeyeceğime sevindiğim anlar… Ölmek tamam da yok olmak da ne oluyor? Yok olmayı görmezden gelemedim. Ölmek ayrı, yok olmak ayrı lan. Doğa fısıldar umruma “Yok öyle ayrı gayrı. Hem öleceğsin, hem de yok olacağsın. Dengeyi bozdun karınca! Hadi yorma beni, ne kaldı şurada zaten doğa işlerinin bitmesine? Emekliliğime de az var benim, yakma beni bi ölüm için be he? Bak kesiyorlar zaten ağaç mağaç bırakmayacaklar etrafta. Hadi be anasını satayım, bi’ toprak atayım?”
Üzerime enjekte edilen bir doz vardı, şırıngası dünya. Bir gölge üzerime düştü, gitgide karanlığa çaldı boyum. Rüzgarla barışan tütün kokusu gölgeyle orantılı bir şekilde keskinleşiyordu.
“Adam, nefes alamıyooor” diye bağıran bir kadın yanıma yaklaşıp ayaklarımın altına bir şey koydu, ayakkabılarımı çıkarıp yere fırlattı. Ağzından kulağıma giden bir yol buldu kendine ve kulağıma “artık sen de doğanın paramparçasısın” kelimelerini fırlattı. Sol kolumdaki karıncalaşma, göğsüme saplanan bir oka dönüştü.
Gökyüzüyle arana kimseyi alma.