Kendisini yavaşça evin girişinde bulunan koltuğa bırakıverdi. Sanki içindeki tüm ağırlığı koltuğa yüklemek ve kalkarken onları orada bırakarak kalkmak istiyordu. Uzun süre kıpırdamadan durdu; içindeki sesleri susturmak isteyip istemediğini bile bilmek istemedi. O, susturmak için uğraştıkça, sesler yükselip, dayanılmaz hâle geliyordu. Evet, belki de onları susturmanın başka yolu yoktu, aklında şimşek gibi çakan bu fikir, bir müddet kanını dondurdu. Daha sonraları kendisine geldi fakat hâlâ o akıl almaz düşünce içini kemiriyordu. Hayatına, tüm düşüncelerine, içindeki ağır gelen tüm her şeye son vermek. Peki nasıl yapacaktı? Ya başaramazsam! Birden bu cümle kafasında yankılandı. Ölmeyi bile becerememek, bu ona daha ağır gelecekti. Çok geç artık, bu düşünce onu adeta esir almış vaziyetteydi. Önce kalkmak için uzun bir süre çaba sarf etti, sendeleyerek koltuğa geri düştü. Çünkü ağır olan bedeni değil ruhu ve düşünceleriydi. Sonra, işte başarmıştı. Yavaşça doğruldu, uzun süre gözlerini tavanda gezdirdi; bu ona, kızı için yaptığı salıncağı hatırlatmıştı, hızla oraya yöneldi. Önce her şeyi hızlı bir şekilde kontrol etti, unutmuş olduğu bir şey vardı, hemen mutfağa gitti. O kadar kararlı ve emin adımlarla yere basıyordu ki biraz önceki ağırlığı yok olmuştu sanki. Sandalyeyi kaptığı gibi odaya gitti yeniden, gözlerini tavanda sabit kıldı. Kızının mutluluğu gözünün önüne geldi, masum ve sevgi dolu bakışları. Şimdi hiç sırası değil diye düşündü- bunları hatırlamanın faydası olmaz. Buradan dönüş yoktu; yapmalı ve artık bu acıya bir son vermeliydi. Keskin bir hamleyle sandalyeye çıktı. İpi boynuna geçirdi. Tam o sırada; duvarda işte o fotoğraf, vücuduna bir titreme geldi, irkildi. On iki yıl önce verdiği sözler dün gibi aklındaydı; taparcasına sevdiği eşine verilen sözler… Ama yoktu artık burada, hem de sonsuza kadar. Bu acı içini o kadar çok acıtıyordu ki ipin boynunu sıkmaya başladığını fark etmedi bile. Uzun süre fotoğrafa baktıktan sonra kızını düşünmeye başladı. Kim bakacaktı ona, biliyordu hiçbir akrabası yanına almazdı. Gitgide bastıran duygular ve boynunu sıkan iple uğraşırken, ancak kafasında çığlık etkisi yaratan zilin sesiyle kendisine gelebildi. Tam her şeyi bitirmek üzereyken bu da neyin nesi şimdi? Onu ısrarla kapıya doğru iten çok güçlü bir his vardı. Tek hamleyle boynunu sıkıca kavrayan ipten kurtulup sandalyeden indi. Bedenini saran merak duygusu öfkesine hükmederken kendisini bir anda kapının önünde buldu, durakladı, derin bir nefes aldı ve yavaşça kapıyı araladı.
Gördüğü karşısında kanı çekilmişti, yoksa başarmış mıydı?
“Mümkün değil, başardım mı sahiden?”
Sandalyeden indiğini anımsadı, peki o zaman gördüğünü başka nasıl açıklardı? Karşısında birkaç dakika önce uğrunda hayatına son vereceği kadın duruyordu; ilk gördüğü günkü gibi gözleri ışıl ışıl, fakat kırgın bakıyordu biraz. Elini uzatmıştı, soru sormayı geçtim konuşamıyordu bile. Eşinin uzatmış olduğu elini tutmakla yetindi, yalnızca. Yürümeye başladılar, orası neresi bilmiyordu, ne önemi vardı ki zaten? Sadece gözlerini eşinin üzerine dikmiş onu izliyordu. Konuşursa her şey bozulur, yine yapayalnız kalır diye korkmuştu belki de. Büyük bir kapının önüne geldiler, ayrılacaklarını anladı ama elinden bir şey gelmeyeceğini hissetmişti. Eşi elini bırakıp kapıya yürüdü, sanki o yürüdükçe kapı uzaklaştı. Gözlerini hiç ayırmadı üzerinden; ne yazık ki arkasından da gidemedi. Tam ümidini yitirmişken, kadın yavaşça arkasına döndü ve yüzünden hiç eksik etmediği o tatlı gülümseme ile “kızımızı bırakma, sana ihtiyacı var.” dedi.
Bütün vücudu uyuşmuş bir hâlde uyandı. Etrafına baktı, kimse yoktu. Neler olmuştu? Yalnızca başında dayanılmaz bir ağrı… Dikkatini hemen karşısında bulunan kütüphane çekti, eşiyle en büyük hayaliydi… Gözüne kütüphanedeki bir kitap ilişti. Eşinin ona geçen aylarda hediye ettiği ama işlerinden bir türlü fırsat ayıramayıp okumayı sürekli ertelediği kitap. Mahcup bir şekilde kitabı eline aldı, kapağına göz gezdirdi, “Âmak-ı Hayal”. Kitabın sayfalarında gezintiye çıktı. Bir sayfada durakladı ve sesli bir şekilde okumaya başladı:
“İnsanlar uykudadırlar; ölünce uyanırlar.”
Hadis-i Şerif’te buyrulduğu gibi “ölmeden önce ölmeye” koyulmanın başlangıcıdır bu uyanış.
Yazan: Beyzanur Topçu