Şehir, kış uykusundan uyanıyor. Kış, anılarıyla seneye buluşmak üzere naftalinleyip sandığına kilitliyordu. Hava, gelecek sıcaklara hazırlanın, uyarılarını veriyordu. Betonlaşmadan nasibini almamış ya da müteahhitlerin daha keşfedemediği alanlarda, toprak ana, bünyesinde kıştan koruyup kolladığı tohumları dünyaya salmıştı. Renk renk çiçeğe dönmüştü ağaçlar, balın peşinde olan arılar, gittikleri yerden eksik dönen kuşlar, giderken bıraktıklarını geldiklerini eksik ya da değişmiş bulanlar…
Boyundan büyük kâğıt toplama arabasıyla gözüktü güneşi sağına alarak. Bunaltıcı bir sıcaklık olmasına rağmen üstünde kalın bir kazak ve yüzünde sadece gözlerinin gözüktüğü bir bere giymişti. Çektiği kâğıt arabasının kirliliği ile bir uyum gösteriyordu üstündekiler. Yanları beyaz çuvalla sarılmış üstüne birtakım yazılar yazılmış arabasıyla çöp bidonlarına yaklaşıp içlerindeki kâğıtları ayıklıyordu. Boyundan ve yaşından büyüktü yaşadıkları. Yaşıtları okulda, parkta evde ailesiyle eğleniyorken o arabasıyla sokak sokak geziyordu. Eski gazeteler, eski kitaplar, defterler, fotoğraflar; yeni alınan televizyonun kutusu, çamaşır makinesinin kutusu…
İnsan, yeniyi de eskiyi de aynı yere koyuyordu. Yaşanmışları, hatıraları; yaşanacakları, hatıra olacakları… Çok çabuk vazgeçebiliyordu her ikisinden de.
Arabasını hatıralarla doldururken kendi hatıraları aklına geliyordu. Annesi, babası, kardeşi, arkadaşları; evi, mahallesi, okulu…
Türkiye sınırına yakındı yaşadıkları şehir. Birkaç kez babası ile Türkiye’ye gelmişlerdi. Televizyonlarda gördüğü masmavi denizi, denizin üstünde yüzen gemileri bu kadar yakından gördüğünde çok şaşırmıştı. Kum denizi ile çevrili yeşil ağaçlarla süslü evini çok çabuk özlemişti.
Petrol, demokrasi, diktatörlük, kapitalizm, yeni düzen, terör gibi anlamlarını bilmediği bir savaşın tanığı ve mağduruydu.
Dersin bitiş zili ile koşarak okuldan çıktı. Arkadaşları ile şakalaşarak, gülerek evine doğru gidiyordu. Mahallede, yemekten sonra oynayacakları oyunun planını yapıyordu. Okula doğru yönünü çevirdi. Son kez baktığını bilmeden.
Annesi, babası ve kardeşi bahçede oturmuş günün haberlerini izliyordu. Okulda da birkaç kez duyduğu iç savaş, patlayan bomba, çatışma sözcüklerini artık daha sık duyuyordu. Sebeplerini bilmediği savaşın tanığı ve mağduru olacaklardı. Annesi ve babasının konuşmaları altında yemeğini yiyordu.
– Buralara da gelir mi olaylar?
– Er ya da geç.
– Ne yapacağız peki?
– Bilmiyorum ki.
– Seni de alırlarsa ne yaparız biz.
– Çocukların yanında kapatalım bu konuları. Allah büyük.
Savaş, gurbete ve ölüme düşüren yüzünü göstermeye orada da başlamıştı. Mahallelerinden birkaç tane eli silah tutan erkek orduya katılmak üzere gitmişti bile…
Kalın kartonları alta doldurdu, kalan gazete kâğıtlarını da üstten bastırarak arabasının alması için zorluyordu. Havanın sıcaklığı, işin zorluğu ve üstüne giydikleri bunaltmıştı. Etrafa saçılan gazeteleri toplamaya koyuldu ara vermeden. Bir araya topladıktan sonra gazete sayfalarındaki fotoğraflara gözü takıldı. Harabeye dönmüş evler, yollar, şehirler, hayatlar…
Koşarak eve geldi. Çantasını kapının girişine atarak içeri girdi. Annesi ve kardeşinin bulunduğu odaya geçti. Kardeşinin elinde oyuncak tabanca, annesi de yemeğe hazırlık yapıyordu.
– Niye erken geldin oğlum?
– Artık okul yok anne. Tatilmiş artık.
– Tatil mi?
– Evet, gitmeleri gerekiyormuş. Oyun oynamak için çok zamanım var artık.
Gerçekleri söyleyemedi annesi. Nasılsa zamanla kendi de görecekti olacakları. Kendi yurdunda az zamanı kaldığını bilmeden hayaller kurup programlar yapıyordu. Birkaç gün sonra ise mahallesinden gidenlerin arkasından bakıyordu hüsrana uğrayan hayalleriyle birlikte.
Filmlerde gördüğü silahların, tankların ve askerlerin gerçeklerini görmeye başlamıştı şehrinde. Çini, acemi, sarı kafası, karası, sakallısı, beyazı, Fransız’ı, Alman’ı… Türlü dinden ve dilden insan, ölüm olimpiyatları için tekrardan bu topraklara gelmişti.
Hayalleri ve hayatları yarım bırakan savaş, onların da gitmek ve ölmek olan seçeneklerden birini seçmesi için kapılarını çalmıştı. Birkaç valize sığdırılan hayat ve anılarla birlikte gidiyorlardı nereye gideceklerini bilmeden. Arkalarından bir kısmı kırılmış sürahiyle su döküyordu bir gün geri gelirsiniz belki diyen anıları.
Yıkılan binalar, patlayan bombalar, yanan evler ve araçların eşlik ettiği yolculukta; feryatlara sırtlarını dönmüş insanlar ölümden kaçıyordu. Bir gün daha yaşarım belki diye.
Babasını, izlemiş olduğu filmlerdeki gibi dünyayı kurtarsın diye geride bıraktığında artık vedaları kanıksamıştı. Darwin’in evrim teorisi ilkelerinden doğal seçilim, insan ile tezahür ediyordu. Güçlü olan güçsüz olanı imha edip yerine geçiyordu. Yok olmak istemeyen de yeni yurtlara göç ediyordu.
Elindeki gazeteleri, arabasına doldurup zorlanarak arabasını hareket ettirdi. Birkaç yüz metre ileriye çöp bidonlarındaki kâğıt ve kartonları toplamak için durdu. Çevreden geçen insanların küçümseyici ve hor görücü bakışlarına artık aldırış etmiyordu. İlk yadırgandığı kadar artık yadırgamıyordu olanları.
Annesi ve kardeşi ile birlikte güvenli (!) bölgedeki yeni yaşamlarına uyum sağlamaya çalışıyordu. Ağlayan çocuklar, ölen insanlar, yok olan şehirler ile dolan anıları eski anılarının yerini almıştı. Sıkış sıkış konteynır evlerin, boya ve metal kokan çevrenin, yağmur yağdığında çamur deryasına dönüşen sokakların, silahlarla dolanan sakallı ve dövmeli insanların gölgesinde güzel günlerin hayalini kuruyordu. Oyunda kim mızıkçılık yapacak diye düşünmesi gereken çocuklar acaba bugün kim ölecek diye düşünüyordu. Koşarken düşerek dizini kanatan çocuklar yerine ölümden kaçan çocuklara doğru değişmişti. Ufukta güneşin yerine ortalığı aydınlatan bombalar ile karanlığa gömülen şehirleri izliyordu.
Savaş, yayılıp büyüyen yangın gibiydi. Yeni kurbanlarıyla sürekli büyüyor etrafı sarıyordu. Güvenli yerler bile artık güven vermiyor, insanları yeni bilinmezliklere yelken açmaya itiyordu. Buradan da gitmek yakınlaşırken küçük boyunu büyük düşünceler çevrelemişti.
– Anne, buradan da gideceğiz galiba.
– Daha güvenli bir yere gideceğiz oğlum.
– Burası da güvenliydi hani. Öyle demiştin. Babam da gelmiyor. Sen de gidersen anne?
– Sizi bırakıp bir yere gitmem ben.
– Bırakılıp gidilenlerle dolu anne kamp. Her kampa eksilerek gidiyoruz. Bu sefer kim eksilecek diye düşünüyorum artık.
– Anne evlatlarını terk etmez. Evlatları nereye giderse gitsin onları izler. Evlatlar belki göremez ama anne nerede olursa olsun görür. Ve asla evlatlarını üzgün olarak görmek istemez. Bana söz ver eğer gün olur ayrı düşersek sakın üzülmeyeceksin. Söz mü?
Annesine verdiği sözü anımsıyordu çöp kovasındaki kâğıtları toplarken. Onu kaybettiği günden beri “üzülmeyeceğim” sözünü tutmaya çalışıyordu. Rüyalarına giriyordu sözünü tutmadığında. Ona da kendince bulmuştu çözümü küçük gurbet kuşu. Yüzündeki hüznü gizleyen bir bere ve kollarındaki yaraları ve bedenindeki zayıflığını saklayan kalın bir kazak yardım ediyordu ona.
Yazan: Selim Safkan