Gümüş renkli balık gözlerini açar, hareket ettirir yavaşça. Yukarıda kalan gözü avantajlıdır, daha çok görür etrafını. Sundurmanın altına bırakılmış teneke kova ölümden daha uzaktır. İçgüdüleri çağırır onu. Yere dökülen bir avuç suyun ıslattığı toprak, o çırpındıkça pullarına dokunur. Can havliyle kaydırır bedenini öne doğru. Heyecanlandığını görürsünüz. Biraz fazla su değince pullarına, umutlanır, daha büyük bir iştahla sıçramaya kalkar. Keşke saati olsaydı gümüş renkli balığın. Ne kadar nefessiz kalabildiğini ölçerdi. Ölmeden önce yapılmış en cesur rekor denemesi olurdu bu kuşkusuz. Gümüş renkli balık illa ki o kovaya ulaşır. Ölümden uzak olan o kovaya ulaşmadan vermez son nefesini. Tenekeye çarpar, öylece kalır. Artık bir sebebi vardır “Neden?” diye sormak için. Ağız dolusu bağırır, ciğerlerinden dökülen son kabarcıklar çıkar dışarı: “Neden?”
Dudaklarda bir duman gürültüsü, içine çektikçe çoğalıyor sanki gökyüzü. Sesinin rengi değişiyor. “Seni seviyorum” derken farklı, “Bakarız” derken farklı, “Hoşça kal” derken çok farklı. Balkona çıkıyorum. İsmini unuttuğum insanları çağırıyorum zihnime. Gelip doluşuyorlar hemen. Sen yoksun. Orada kaldın, zamansız bir öğle uykusunda. İri gövdeli, kocaman bir ağaç taşıyor sanki çocukluğumu. Dallarına uzanmak için zıplıyorum, tuttuğum yaprak elimde kalıyor. Annemin sesi kulağımda. Kızıyor, çabuk öfkeleniyor ve uslu durmam için tembihliyor beni. Bense sırtımı yakan güneşe kulak veriyorum sadece. Koşmamı söylüyor. “Koş. Hiç durma! Dönüp arkana bile bakma!” İşte o an inanmak geliyor içimden, hepsinin bir rüya olduğuna. Kan ter içinde uyanıp, sağ tarafımı yoklarken seni görüyorum. Uyuyorsun, tıpkı hayal ettiğim gibi. Odadan çıkıp bütün evi geziyorum sonra. Kimsecikler yok, herkes ölmüş. Üçümüz kalmışız şu hayatta. Sen, ben ve şu meşhur yoksulluğumuz. Birbirimize sarılıp uyumaktan başka çaremiz yok gibi. Ama inat ediyoruz işte. Sıkılmak, uzaklaşmamız için geçerli bir bahane. Özlemekse, onun panzehri. İkisine de inanmıyorum ben.
Yorgunluğu kolayca okunuyordu yüzünden Bahar’ın. İsmi gibi birisi olamamıştı hayatı boyunca. Ayağına öylesine geçirdiği lastik terlikleri ses çıkartıyordu, bana adım adım yaklaştığını görmeme gerek kalmamıştı. Başımı kaldırmadım gazetemden. Öksürdüm içimden gelmeyerek, zoraki. “Yine temizlik mi yaptın sen?” Balkon kapısının orta yerinde durup, belini arkaya yasladı. Acı duydu muhtemelen, yüzünü buruşturdu. Terliklerine dolan suyun, sabah sabah bir yerleri canhıraş vaziyette yıkamaktan kaynakladığını tahmin etmek için müneccim olmaya gerek yoktu. “Öyle. Müsaade edersen balkonu da yıkayacağım şimdi” dedi Bahar. Ve sinirlerimi zıplatacağını umut ederek, sırıtarak çıkarmıştı arkasında bekleyen bir kova suyu ve süpürgeyi. Oflamalarıma aldırış etmeden masanın etrafında tam bir tur atmış ve balkonun köşesine yerleştirmişti kovasını. Böyle zamanlarda daha istekli oluyordum gazete okumak için. Hiç yerimden kalkasım gelmediğini belli etmek için olmasa bile, ondan gıcıklık rövanşını alabilmek için sallamıştım gazeteyi birkaç defa. “Bugün mücver mi yapsan?” diye sordum ve istifimi bozmadan satırların arasına gömüldüm. Tel süpürgenin mermere hızla sürtmesinden çıkan sese rağmen, Bahar’ın mırıltılarını işitebiliyordum. “Ne söyleniyorsun yine? Duymuyorum?” Gülmemek için dudaklarımı iyice yayıp, gergin tutmuştum bu esnada. “Hafta sonlarını hiç sevmiyorum” dedi süpürme işlemine ara vermeden. “Ben de” dedim. Kıkırdadığımı fark etmesi için gürültü çıkarmaktan da geri kalmadım elbette. Sonra sessizlik oldu. Derin bir sessizlik. Arkasına dönmedi Bahar, devam etti aynı köşeyi süpürmeye. Ben de beklemedim.
Yerimden kalkıp oturma odasına geçtim. Televizyon sehpasının altına biraz para bıraktım. Bu aramızdaki oyunun bir parçasıydı. Evde malzemesi olmayan bir yemek istediğim zaman, oraya bir miktar para bırakırdım dışarı çıkmadan. O istemezdi, ben de bir şey söylemezdim. Ama günün sonunda, ben dışardayken Bahar alışverişi yapmış ve istediğim yemeği yapmış olurdu muhakkak. Hızla üstümü giydim ve yine konuşmadım. Dışarı çıktığımı söylememe gerek yoktu. Hava kararana dek dönmeyecektim nasıl olsa. Az evvel ağzımdan kaçırdığım gibi, hafta sonuydu bugün. İkimiz için de haftanın sonu. Kendimi rahatlamış hissettiğim, tıpkı bugüne benzeyen bir gündü karım intihar ettiğinde. Konuşmayı becerememiştim bana, “Neden?” diye soranlara karşı. Bilmediğimden değil, bildiğim şeylerin sınırlarının yetersiz olduğunu fark ettiğimden susmuştum. Ve işte yine böyle bir gündü, yanılmıyorsam cumartesiydi Bahar evimde çalışmaya başladığında. Üzerinde pazardan alınmış, ucuz kumaştan renkli bir elbise vardı. Nasırlı elleri benimkilerden çok daha erkeksi gözüküyordu. Görür görmez tahmin yürütmüştüm. Tarlada ve fabrikada uzun seneler çalışmış olmalıydı bu eller. Kendi kibar ellerimden utandım, onunkilere hayran kaldım. Sonra baştan aşağıya süzdüm onu. Kendinden emindi hatta çok emindi konuşurken. Yüzünü incelemiştim en çok. Gözaltlarındaki torbaların uykusuzluktan kaynaklanmadığını düşünmüştüm. Yapacağı işleri anlattım, kafasını salladı, sustu. Sonra mutfaktaki taburelerden birine oturdum. Ona da oturması için yer gösterdim ama ilk itirazını etti kafasını sallayarak. Olduğu yerde kalıp dikilmeyi kendi tercihi ilan etmişti. Üzerine gitmedim. Ev işlerini eksiksiz biçimde yapabileceğini biliyordum. Bilmediğim şeyi sordum ben de.
“Sen bir ‘Hoşça kal’ sın. Bense bir ‘Güle güle.’ Devamlı gitmek zorunda olmayı içime sindiremedim hiç. Peki ya sen? Bir çırpıda söylendiği kadar hoşça kalabilmeyi becerebildin mi ki?” Gülümsemiştim. Bu cümleleri kurmasa, bir an için onu tanıyamayacağımı düşünüp kızmıştım kendime. Suskunluğu özlemindendi. Yalnızdı benim gibi. Ve hiç değişmemişti. Yine inatçıydı ve onu son gördüğümde nasılsa, tam da öyle bakıyordu şimdi.
İşte o gün anlamıştım. Ölmeye hevesli olmak bir tutkuydu. Bilinmezliğin verdiği korkunun üzerini örtecek kudret, yarına olan inançsızlıktan geliyordu. Bundan sonra hiçbir şeyin iyi olmayacağını düşünmeye başlayınca insan, bu duygu sarıp kuşatıyordu dört bir yanını. Ve bir süre sonra, baktığınız her yerde onu görmekten kurtulamıyordunuz. B planı yapmaya üşenmek de bundandı. Çünkü kolay olan gitmekti, kaçmaktı, kurtulmaktı, her neyse oydu. Bir gün geri dönmeyeceğine inanmak tembellerin işiydi oysa. İşte Bahar gelmişti, burada, karşımda duruyordu capcanlı. Gidememiş miydi? Hayır, gitmişti. Ama geri gelmişti de. Çünkü ölüm, yalnızca hareket halindeki et yığınını ortadan kaldırır. İnsanlar yaşamaya devam eder belleklerimizde. Ona dair en iyi hatırladığım şey, onu hiç unutmak istemeyişimdi. Birine gerçekten bağlandığınız zaman, ondan önce ölmeyi istiyorsunuz. Gerçek yalnızlık ise, onun ani ölümüyle başlıyor. “Böyle mi olmalıydı sonu?” diye isyan eder biçimde yakardığınız zaman, aklınızın ucundan bile geçirmediğiniz bir şekilde sevdiğinizi kaybettiğinizi anlatmaya çalışıyorsunuz. Halbuki karşılık olarak, “Sence nasıl olmalıydı? Onun nasıl öleceğini hayal etmiştin?” diye cevap veren biri olursa, yanıtlayamazsınız. Ben yanıtlayamamıştım. Hiç düşünmediğim şeyler listesinin en tepesine onun ölümünü yazdığımı o gün fark ettim işte. Gecikmiş idrak sürecimin kalbime attığı yumruk acıtmadı, tuhaf. Yürüyorum. Dudaklarımdan dökülen kabarcıklar yolun sonuna geldiğime işaret ediyor. Duruyorum. Gümüş renkli balık, sorabilirsin şimdi sorunu: “Neden?”
“Cevap veriyorum” diyor Bahar. Uzun süre konuşmadıktan sonra bozuyor oyunumuzu, pes diyor. “Bize hep sevmeyi öğrettiler. Sevdiğine laf söyletmemeyi, onu korumayı, gözetmeyi ve o hiç üzülmesin diye, onun yerine bile acı çekmeyi. Ama sevilmeyi öğretmedi hiç kimse. Onu bilmiyoruz biz. Birini sevince, o da bizi sevecek sanıyoruz. Sonra sandığımız şeyin yeterli olacağı gafletine düşüyoruz. O yüzden sevgi hep tek taraflı bizde. Sev, koru. Dokun, kimseyi yaklaştırma. Gözünü gözlerinden ayırma. Sonra arada bir sevdiğini söyle ona. O da “Ben de seni” diyorsa, mutlusun. Bu ezber bir gün bozulursa, işte o gün aşık olabilirsin. Ben oldum.”
Çektim kapıyı, birkaç ürkek adım attım merdivenlerde. Evde bırakmıştım onu. Güzeldi kapının arkasından konuşmak: “Üşümüş pencereme bıraktığım bir leke şimdi ismin… Herkese bağıra çağıra anlatmak isterken, hep vazgeçtiğim, yutkunup kaldığım yerdesin. Seni öğrenirlerse, durmaz, öldürür dudakları ismini. Susarsam, sadece bir yazı olarak bırakırsam seni, saydam camın soğuk suratında, o zaman da ben olurum katilin. Hep ölüyorsun sevgilim…”
Yazan: Umut Kaygısız