“Özgür olmakla özgürlüğe yeni başlamış olmak aynı şey değildir”, demişti Hilmi abi. Aile kasabımızdı. Uzaktan akrabamızdı. Akrabalık bağlarını ve aradaki ilişkileri pek bilmezdim ama ne zaman kasaba gitsek, siparişlerin dışında ayrı bir paket hazırlar, içine uygun gördüğü parçaları koyup, bu da yeğenime kan olsun, der ve bana uzatırdı.
Topaldı ya da ona benzer bir sıkıntısı vardı, tek ayağını sürerek yürürdü. Buna rağmen hantal değil, çevik bir adamdı. Elleri hızlı hareket ederdi, satırıyla oynamayı severdi. Üşenmezdi, tezgâhı her zaman düzenliydi, bıçaklarını hep bilerdi. Vitrininin nasıl gözüktüğüne dikkat ederdi, etleri yerleştirip, üzerine etiketlerini iliştirdikten sonra dışarı çıkar, farklı açılardan vitrinini izlerdi.
Akşam okul dönüşü kasabın önünden geçerdim. Hiç dışarıda görmezdim onu, müşteri olsa da olmasa da dükkandaydı. Gemisini asla terk etmezdi. Cumaya bile gitmez, namazını dükkânda kılardı.
25 yıldır kasaptı. Ergenliğinde, bir Kurban Bayramı’nda bıçağı eline almasıyla başlamıştı kariyer yolculuğu. O günden beri kesiyordu, parçalıyordu, dövüyordu etleri. Tüm düşünceleri ve fikirleri ortalamaydı. En çok söylenenin en gerçek olduğunu, en çok inanılanın en doğru olduğunu ve tek yapılması gerekenin herkesin yaptığını yapmak olduğunu düşünürdü. Tüm sıradan zevklerinin dışında, karate filmlerinden ve Bruce Lee’den hoşlanırdı. Ejderin Dönüşü, filminin VCD kapağını, yazar kasanın üzerine yapıştırmıştı.
Bazen onu dükkânın önünde tavla oynarken görürdüm. Zar atışında bir zarafet vardı, pulları marifetli şekilde hareket ettirdi. Şansı yaver gittiğinde, iyi zarlar atmaya başlayınca bir süre övünür sonra içine doğru “tövbe estağfurullah” derdi. Mutlu veya ayrıcalıklı olmak onu utandırırdı.
Dükkânının iki arka sokağında oturuyordu. Yalnız başına yaşıyordu, bildiğim kadarıyla hiç evlenmemişti. Bunun konusu da edilmezdi. Diğer esnaflar gibi kadınlardan bahsetmezdi ama diğerleri kadar olmasa da küfür etmeyi severdi. Özellikle bir şey anlatırken dikkati üzerine çekebilmek için kullanırdı küfürlerini. Kasabadaki nispeten açık giyinmiş kızları bir süre izler, onaylamazcasına cık cıklardı. Bazen bu cık cıklar gün içinde ona geri gelir, et döverken cık cıklamaya devam ederdi. Fısıltıyla kendi kendine küfrettiği olurdu. Gün sonlarında sürerek yürüdüğü sol ayağının üzerine ellerini koyar ve okşayarak masaj yapardı. Gün sonları kendine tek merhamet gösterdiği zamanlardı.
Pek sohbetimiz yoktu. Selamlaşırdık, bazen havalardan bahsederdik. Bir türlü ısınmayan, bir türlü soğumayan havalardan. Bir defasında dükkânın önünden geçerken içeri çağırdı. Gel yeğenim gel. Annengile kıyma götür, dedi. Bak şu gerdanın güzelliğine. İki eliyle bayrak gibi açtı eti. İyi bir et olduğunu anlamış gibi kafamı salladım. Korkutucu kıyma makinesine teptiği eti elindeki tokmakla sıkıştırırken konuştu. Sever misin Brus Li, dedi. Pek izlemediğimi söyledim. “Olmaz öyle şey,” dedi. “Ondan öğrenecek çok şey var, bak mesela sence denge mi daha mühim, güç mü?” Sözünü bitirmesi için araya girmedim. O da benim cevap vermemi bekledi. Susuştuk. Duble çektiği kıymayı, paketleyip bana uzattı. Teşekkür edip dükkândan çıkarken, kapının eşiğinde durakladım. Bana bir şey söylemek ister gibi tezgâhın arkasından beni izlediğini fark ettim. Arkamı döndüm, hemen gözlerini kaçırdı, sonra “Hadi selametle yeğenim’” dedi.
Bir gün, her Allah’ın günü açık olan dükkân kapalıydı. Gelen giden yoktu, Hilmi abiye de ulaşılmıyordu. Bir hafta sonra dükkandaki etler çürümeye ve kokmaya başladı. Koku sokak boyunca yayılmıştı. Boğazları düğümleyen kesif bir koku. Hiçbir zaman alışamadığın, burnun direklerini sızlatan bir kokuydu. Sanki sadece kasap değil, kasaba da çürüyor gibiydi. Çevre esnaf, kasaba girip etlerden kurtulmak istemiş ama demir kepenkleri aşamamıştı. Bunun da üstüne, kasabın alarm sistemi devreye girmiş ve kokuyla beraber rahatsız edici gürültüsüyle alarm ortalığı inletmeye başlamıştı. Ahali endişelenmişti: İki sokak berideki evinin kapısını kırıp içeri girdiler; Hilmi Abi evde yoktu. Bir yere gitmişe de benzemiyordu. Sokağın başındaki arabası da yerinde duruyordu. Belediye arandı, dükkân için; Polis arandı, Hilmi abi için. Eşine dostuna sordular akıbetini, ses çıkmadı. Kimse nerede olabileceğini bilmiyordu; memlekete dönmüştür belki, dediler. Dedikodular büyümeye devam etti; hiç evlenmemiş olmasının onun ruh sağlığını bozduğunu o yüzden canına kıymış olabileceğini söyleyenler oldu. Dükkânın akıbeti ne olacaktı, esnaf merak ediyordu. Belediye kepenkleri gaz kaynağı kullanarak kesti, çürümüş etleri yüklediler, kapısına kilit vurup gittiler. Öyle kapalı kaldı dükkân; özenle baktığı vitrin, bir savaş sonrası sahnesine döndü. Esnaf çingenelerden şikayetçiydi, dükkânın camları kırılmıştı. Satırları ve bıçakları zaman içinde yok olmaya başladı.
O yaz üniversiteyi kazanmıştım, İstanbul’a gidecektim. Terk edilmiş kasabın önünden geçerken, Hilmi Abi’yi düşündüm. Kayboluşunun tanımlayamadığım bir hüznü vardı üzerimde. Anneme sordum. Hilmi Abi’yi nereden tanıdığımızı ve akrabamız olmadığını öğrendim: Dayımın orta okuldan arkadaşıymış. Dayım ondan sadece bir tanış olarak bahsetti. Bizim kasaptı işte, içine kapanık biriydi, içini bilmezdik, dedi.
Hilmi Abi’nin kayboluşundan belki üç ay sonraydı. Yine bir koku sardı etrafı, kanalizasyon borusu patlamıştı. Tüm kasaba bok kokuyordu. O gün bu kasabaya bir daha dönmeyeceğime yemin ettim. Eve dönerken kasabın sokağından geçtim, kırık camlarının arasından içeriyi izledim. Yazar kasa kırılmış, yerde yüz üstü duruyordu. Üzerindeki Ejderin Dönüşü CD’sinin kapağı yırtılmıştı. İçeri girmeye yeltendim, sonra bir tedirginlik sardı içimi. Çıkamam, diye korktum belki bir anlığına.
Yıllar sonra bir iş ziyareti için kasabaya yolum düştü. Bir daha gelmemeye yemin ettiğim yeri, bir turist gibi gezmeye başladım. Çocukluğumun geçtiği sokaklarda yürüdüm. Çarşı hâlâ aynıydı; tabelalar, markaların logolarıyla donatılmıştı. Telefon dükkânları sarmıştı her tarafı, ama onun dışında sadece eskimişti. Manava, fırına uğradım. Çocukluğumu bilen, beni hatırlayan bir iki esnafla sohbete tutuştuk hemen, bana şehri ve seks hayatımı sordular. Gülüştük, onlara ne duymak istiyorlarsa onları söyledim. Her gittiğim dükkânda Hilmi Abi’yi sordum, bir haberi olan var mı diye. Çoğu hemen hatırlayamadı. Kasap olan deyince yandı ışık kafalarında. Bilmiyorlardı, unutmuşlardı. Sanki kasabada hiç öyle biri yaşamamış gibiydi. Ne ölmüştü ne yaşamıştı Hilmi abim.
Kasabın önüne gittim, pırıl pırıl bir cep telefonu bayisi olmuştu. Uzun uzun izledim vitrini, tek tip giyinmiş genç çocuklar çalışıyordu içinde. İçeri girdim, telefon modelleriyle ilgilenir gibi yaptım. Kartonpiyer duvarlar, çekim gücünü, kapsamayı ve özgürce internette dolaşmayı anlatan reklamlar ve antenli sarı maskotu görünce sıkıntı bastı içimi. Biri bana laf atsın, diye bekledim. Kimse bana bulaşmadı, usul usul çıkmaya yeltendim, sonra kapının eşiğindeyken durdum, bir şeyler söylemek istiyordum. Geri döndüm, çalışan çocuklar bana bakıyorlardı. Buyur abi ne lazımdı, dediler. Düşündüm, onlara Bruce Lee’den, bu dükkânın eski hâlinden, yani Hilmi abiye dair herhangi bir şeyden bahsetmek istedim. Hilmi Abi gibi benim de söyleyecek hiçbir şeyim yoktu.
“Hadi selametle!” deyip çıktım dükkândan.
Yazan: Erinç Durlanık
Sayı: 49