Gözlerimi kapattığımda pencereden odama dolan çırçır böceklerinin sesi, bana nerede olduğumu unutturuyor. Ha Adrasan Sahili’nde kaldığımız pansiyonun bahçesindeki hasırlı çardakta uzanmış kitabımı okuyorum, ha odamdaki abimden kalma yatağımda. Deniz kıyısındaki bir şezlonga uzanmış, az sonra kendimi serin sulara bırakacakmış gibi de hissedebilirim. Görmeyi çok arzu ettiğim Viyana’nın sokaklarında yürüyormuşum gibi de… Bu çırçır böceklerinin sesini her yere efekt olarak uygulamak gerçekçi olmasa da bu benim hayalim, istediğimi yapabilirim. Rüzgârın sabahları ılık nefesini yüzümde hissettiğimde her sabah başka bir yer ve başka bir zamanda uyandığımı düşlemek artık benim tek sevdiğim.
İzlediğim Japon anime filminde ailesinin tamamını savaşta kaybetmiş bir çocuk onları çok özlediğinde gözlerini kapatıyor ve onlarla yaşadığı anları hatırlıyordu. Sevdiklerinin seslerini yüreğinde, yüzlerini gözlerinin önünde tutarak yalnızlığıyla başa çıkıyor; ağlamadan, sızlanmadan, yetimhanede kendisine verilen görevleri itirazsız yerine getiriyordu.
Ben çok güçsüz ve kararsızım herhalde. O kadar sıkıldım ki bu hayattan hiçbir şey yapmak istemiyor canım. Kendimi oyalamaktan yoruldum. Abim gittiğinden beri bu dört duvar arasında nefes alamıyorum. Dijital dünyadan midem bulanıyor artık. Sosyal medya platformunda dolaşmak, olmayan insanların içinde yüzmek gibi. Bazen onca paylaşımı yapanların yapma bebekler olduğunu düşünüyorum. Var olmayan insan yapımı sanal bebekler… Ruhları yok, hisleri, kendilerine ait düşünceleri… Birer robot gibi; olmayan bir dünyanın haberlerini bizlere aktarıyorlar. Hani ilk insanı topraktan yaratmış ya tanrı, bunca paylaşımı yapanları da uzaylılar ya da bir kısım insanlar belki kilden belki de tanrısal bir güçle çamurdan yapmış olmalılar. Tanrı yaratsaydı onları, kuşkusuz çok daha güzelini, çok daha iyisini yaratırdı. Bir bozukluk var bu işin içinde. Sanki dünyada hiçbir şey olmuyormuş gibi varsa yoksa kendilik yaşamları, bolca öz çekim fotoğrafları -her gittikleri yerde de çekmek zorundalar- yedikleri, içtikleri, gezdikleri ne var ne yoksa sosyal medyada…
Nevşehir Göreme’ye gittiğimizde Avanos’ta dokunmuştum ilk kez kile. Usta izin vermişti bana çocuğum diye ve bir çömlek yapmıştım. Kendi ellerimle toprağa şekil vermeyi başarmıştım. Yumuşacık kilin avuçlarımda dönen çarkın etkisiyle şekilden şekle girmesini izlemekten büyük keyif almıştım. Dünyayı yeniden yaratabilecek gücü veriyordu. Dağı, taşı, ağacı, suyu, hayvanları, evleri, bağları yaratabilecek bir güçtü bu. Ellerinle sen ne dersen o oluyordu. Toprak senin emrinle yeniden şekilleniyordu. Keşke o zaman birkaç küçük bebek yapsaymışım. Kilden bebeklerim olurdu şimdi. Onlara ruh veremesem de ad verebilirdim. Onları hayalimde konuşturup kişileştirebilirdim. Yaratıcılık insan üstü bir şey. Bir tanrı olmalı ve her insanı elleriyle çömlek ustası gibi tek tek tezgâhından çıkartmalı. Hepsine ayrı şekil vermeli. Birbirine benzemeyen bu kadar çok insan nasıl yapılırdı acaba çamurdan?
Beni enstrüman çalan biri olarak yaratabilirdi tanrı. İstememiş demek ki? Belki de benim değersiz olduğumu düşünüyordu; bu yüzden başka insanlara verdiği yetenekleri bana vermedi. Benim toprağım değersizdi belki. Çamurdan yaratılmış olmam hiçbir işe yaramadı.
Bir yazar yapabilirdi beni. Roman yazarı olsaydım önce bir bestecinin hayatını romanlaştırırdım. Ünlü bir besteci olurdu bu; Mozart gibi, Beethoven gibi ya da Bach gibi bir dahi mesela. Mozart’ın çocukluğu da çok zor geçmiş. Onun dahi olmasını, yaşadığı hayat engelleyememiş. Bu hayat denilen şey hiç de kolay değilmiş. Çok sıkıldım ben.
“Sokağa çıkmak istiyorum artık! Okula gitmeyi bile özledim!” desem bizimkiler şaşırırlar herhâlde. Geçen sene salgın başladığında bir iki ay evde oturunca çok mutlu olmuştum ilkin. Kar yağdığında nasıl sevinirsem, öyle sevinmiştim. Uzaktan eğitim falan eğlenceli gelmişti. Hele bir de sınava girmeden karne almak benim gibi tembel bir öğrenci için sevindiriciydi. Bilgisayar oyunları, animeler, sosyal medyada video izlemeler, arkadaşlarla yazışmalar sıkmıyordu beni. Görüntülü konuşma yapmak çok tercih ettiğimiz bir şey değildi arkadaşlarla. Sonra kimse eskisi gibi birbirini arayıp sormadı. Gruplardaki yazışmalar azaldı. Herkes kendi içine kapandı. Dersler online olunca da koca bir yıl tatil gibi geçip gitti. “Okullar Eylül’de açılacak.” diyorlar bu sene. Yedinci sınıf olacağım. Ne yapacağımı hiç bilmiyorum. Bunları düşününce içim sıkılıyor. Lise sınavlarına hazırlanmam gerekiyormuş, öyle diyor bizimkiler. Pek umutlu değillermiş benden. Abim gibi üniversiteyi yurt dışında okumak, burs kazanmak imkânsızmış benim için. Yapamıyorum, yatağıma daha çok sarılıp hayallere dalıyorum, güçsüzüm, zavallıyım, yalnızım.
Geceleri daha da artıyor yalnızlığım. Çırçır böceklerinin sesi arttırıyor yalnızlığımı. Okuduğum kitaplardan bir ses bekliyorum bazen, bir ışık, beni bu yalnızlıktan kurtaracak tek bir cümle… Bulamıyorum. Gözlerimi kapatıp gecenin serinliğine usulca bir düş bırakıyorum.
Yazan: Betül Çetinay
Sayı: 53