Demlik

Değişim

Merhaba kokuşmuş tüm bedenler,  hadi yine iyiyiz bugün,  yağmur yağacakmış. Omzumdaki melek söyledi.  Biraz kendimize geliriz. Ne dersiniz? Bakmayın böyle konuştuğuma, aslında ben de mutsuzum. Hangi ölü mutludur ki… İntiharla bezenmiş bedenlerin bile bir pişmanlığı vardır. Nihayetinde intihar sonu ölümle biten bir başkaldırı değil midir? Ve ölmek yitirmektir, kaybetmektir. Ve ölmek özlemdir.

Ve ben, tüm ölümler gibi etrafımın tabutla örüldüğü beyaz bir kefenin içindeyim. Üzerime de kimisinin ölü kimisinin diri olduğu türlü türlü bitkiler, bitki kökler, böcekler ve hayvan atıklarının bulunduğu toprak döküldü. Kalbim durmuş, nefes almıyorum, yağ tabakam erimiş ve kemiklerim ile yerin yaptığı baskı canımı acıtıyor. Ölü bir insan hâlâ hissedebiliyormuş demek ki. Yahut ben hâlâ ölmedim. Mezarıma gelen insanları duyabiliyorum lakin daha kimse gelmedi. Ölünce diğer dünyaya göç edilecek diye bütün hayatımız boyunca bize sayısız sözler sarf edildi. Ve şimdi yeterince berbat bir hâlde kilitlenmişim. Buradan çıkmam olanaksız. Yahut ben öldüm de burası cehennem dedikleri yer olsa gerek. Doğru ya; diğer dünyanın mutluluk dolu olacağı kesin değildi. Burası cehennem. Cehennem ise cehennemi hak etmek gerek.  Ve tanrım şimdi sana soruyorum. Tüm bunları bilerek mi yaptın? Önce ruhumla bedenimi ayrı karakterlerde yarattın, dengelemek için de çaba sarf ettim. Sonucunda da buraya kilitledin…

Tüm hayatım boyunca kendime ait hissetmediğim bir bedeni taşıdım üzerimde. Aynalardan nefret ederek büyüdüm. Görmekten nefret ettiğim bedenimi görmemek için yıkanmıyordum haftalarca. Cehennem öldükten sonraydı fakat ben doğduğumdan beri cehennemdeydim. Karmaşık hislerimin esiriydim.  Defalarca sordum Tanrım

“Beni neden bir kadın olarak yaratmadın”

Bir kadının hisleri, bir adamın bedeninden oluşuyordum. Yapboz parçaları yanlış takılmış Tanrı’m. Sizin yanlışlarınız veya doğrularınız bizim hatalarımıza kurban gidiyor. Yahut sözde hata denilen…

Ve bir gün aynanın karşısına geçtim.  “Bu ben değilim” dedim.  Ve daha önceden alıp odamda ara ara taktığım uzunca peruğumu tekrar başıma geçirdim. Olmayan göğüsler yarattım kendime. Dolabımda sakladığım kıyafetleri giydim; mini etek, topuklu ayakkabı. Bu hâlde evin yolunu tuttum. Bu bir başkaldırıydı benim için. Özgürlük ve yaşam savaşı. Kapıyı kardeşim açtı. Kardeşim 18 yaşında bir tiyatro oyuncusu. Beni görünce başta tanıyamadı fakat sonradan ses tonumdan anladı ben olduğumu

“Abi bu ne hâl, sen de mi tiyatroya başladın!”
“Yok canım ne tiyatrosu; bundan sonra böyleyim.”

Kardeşimin gözleri fal taşı gibi açıldı. Yaptıklarım evdekiler için büyük bir felaketti. Aslında benim için de çok farklı olmalıydı. Lakin içimde bir durağanlık vardı. Yaptıklarıma şaşırmıyordum. Sürekli beynimde olanı hayata geçirdim sadece. Geriye bana verilen tepkiler kalmıştı ve bu tepkiler de beni sarsmıyordu. Her şey düşündüğüm gibi olacaktı. Annem geldi:

“Oğlum, Allah aşkına git üstünü değiştir. Tövbe tövbe.”

“Peki anne…” dedim. Odama gittim. Biriktirdiğim tüm paraları aldım ve çıktım, bir daha geri gelmemek üzere. Bunu anlatmam zordu, kabullendirmem de. Ölesiye yorgundum. İlk gittiğim yer bir bar oldu. Dikkat çekiyordum, tacizce sözlere uğruyordum fakat sarhoş olmuştum. Şarkı söylemeye başladım. Barın sahibi sesimi çok beğenmiş ola ki gözümü açtığımda barda bir koltukta yatıyordum. Gözümü açar açmaz bir adam belirdi ve ”günaydın” dedi.

“Günaydın, siz kimsiniz?”
“Barın sahibi”
“Burada ne işim var?”
“Çok içtiniz, biz de buraya yatırdık sizi.”
“Sağ olun. Ben gideyim artık.”
“Burada bizimle çalışmak ister misiniz?”
“Nasıl?”
“Yani şarkı söyleyin. Dün gece siz şarkı söylerken herkes çok eğlendi. Hatırlamıyor musunuz?”
“Az çok. Başım ağrıyor.”

Kalkmaya yeltendim.

“Bir şey demeyecek misiniz?”
“Düşüneceğim.”

Umursamazlığın en son hâlini yaşıyordum. Ve bunu yapmak için kendimi zorlamıyordum. Acı iliklerime kadar işlemişti fakat yine de mutluydum. Bu saatten sonra yeni bir hayatım olacaktı. Ve ben farklı olacaktım. Yani kendilerine göre farklı olmayanlara göre farklı olacaktım. Ki herkes kendine göre öteki değil.

Düşüne düşüne yürüdüm. Şaşkın, eleştirel, bazen de gülümseyen bakışlar arasında. Şarkı söylemeyi seviyordum, içmeyi seviyordum, kendim olmayı seviyordum. Kabul etmeliydim. Geri döndüm. Her gün farklı insanlar geliyordu. Beni genelde şaşkınlıkla karşılıyorlardı. Fakat sonradan seviyorlardı. Alkışlar yağdırıyorlardı. Sarhoşluğun dibine vurmuş adamların taciz sesleri yükseliyordu gecenin en geç saatlerinde. Duymuyordum.

Ve bir gün bir müşteri geldi. İçti, içti, içti ve “Lut kavmi geri gelmeyecek!” dedi. Çıkardı silahını. Kurşunu tam göğsüme isabet etmişti. O kurşun hâlâ göğsümde, hissediyorum. Beni kimler attı buraya. Muhtemelen bardakilerdir. Annem gelmedi biliyorum.

Burada olalı ne kadar oldu bilmiyorum. Bu gelen annem mi? Ne işi var burada? Yani… Buraya geldi, yanaştı. Mezar taşındaki,

“YASİN ERTURAL – RUHUNA FATİHA 07.01.1989-22.04.2017”

yazısını gördü. Toprağıma çöktü. Ağladı. Ağıt yaktı. “Kızım” dedi, “Seni burada bulmamalıydım.”

O andan sonrasını hatırlamıyorum. Gittim galiba. Her ölen öldükten sonra iyi değil midir zaten…

Yazan: Zilan Emine Duman

Yorum (0)

Yanıt bırakın

E-posta adresiniz yayımlanmayacak. Gerekli alanları işaretleyiniz *