Demlik

Çocukluğum

Ya siz,
Nasıl bilirdiniz çocukluğunuzu ey cemaat?
Nasıldı
Öldürdüğünüz birinin cenaze namazını kılmak?

-Didem Madak

Bir şeylerin akışına kapılmış giderken sen geldin aklıma. Öyle sebepsiz, aniden, durduk yere. Sahi ne zamandır uğramıyorum sana. Farkında mısın bilmem; ne zaman bu kadar uzak kalsam bir şeylerden, hayattan, kendimden, aynalardan, düşüncelerden, ilk sana yazıyorum.

Uzun zamandır kaçıyordum aslında. Nasıl yakalandım böyle hazırlıksız bilmem. Bana bakan o yalvarır gözlerinden kaçıramadım gözlerimi. Biliyordum, iyiliğimi istiyordun. Ben kaçtıkça geldin arkamdan gittiğim her şehre. Sokak koridorlarının kuytu köşelerinde gizlensem de bir evin avlusunda çıktın karşıma. Arkama bakmadan hızla uzaklaşırken adımlarım, yerde birikmiş küçük bir su göletinden bağırdın bana. Evdeki aynaların hepsini indirdim sonunda. Bu sefer de sokakta top oynayan küçük bir çocuğun gözlerinden fısıldadın.

İyi savaştın kabul ama ben de fena sayılmazdım. Kolay değildi sırtımdaki yüklerle cebelleşmek. Yok saymayı öğrenmek. Biz neler gördük, bu da geçer diyebilmek… Sabrın da ötesinde, boş vermek… Boş vermek… Sen kızarsın bu kelimeye, haddinden çok. Çünkü sen en iyi sızlanmayı bilirsin. İçini kemirmeyi, alakan olmayan meselelere burnunu sokmayı, en çok da ağlamayı… Hepsiyle baş ettim de ağlamak çok ciddi bir düşman biliyor musun? Bir kere seni küçük bir çocukla konuşurken işitmiştim. “Ağla!” dedin. “Ağla. Tutma içinde. Hani çok komik bir şey olduğunda güleriz ya tutamayız kendimizi, işte ağlamak da öyle… Üzüldüğümüzde de gözyaşlarımızı tutmamamız gerekir.” Tutsak da onlar bir şekilde çıkarmış ya dışarı. Belki olmadık birine karşı patlayan bir öfkeyle belki vücudumuzda bir hastalık ya da yara bereyle. Aferin kulaklarıma. Nasıl da dikkat kesilmişler sana. İyice bellemişim sözlerini. Kendimi bile kandırıyorum da bazen, gözlerimi asla. Olmadık bir zamanda nasıl da küçük düşürüyorlar beni.

 Ne kadar kızsam da sana yine en çok seni özlüyorum biliyor musun? En çok sen… Yanıma alıp da gidebilme imkânım varken hep ardımda bıraktığım sen. Çünkü güçlü olmam gerekiyor. Çünkü ne kadar dik tutarsam başımı o kadar sertleşiyor ruhum. Ruhum sertleştikçe göçüyor benliğimden. Sen yanımdayken bu mümkün olmuyor. Zorbanın karşısında dik dururken şimdi, sen olsan çekinirdim diyorum. Sen olsan kamburum çıkardı yine, düşerdi omuzlarım. Sen olsan yenik düşerdim, sen olsan küçülürdüm, yiterdim. Artık başarsam da aramızdaki mesafeyi korumayı, seni en çok yağmur bastırdığında yanımda hissediyorum. Kasvetli havalarda hiç de dik durmaya gayret etmiyorum. İyice gömülüyorum içime. Daha akşama saatler varken, havanın kararması huzurumu bozuyor. Bu huzursuzluk sana çekiyor beni. Tam da tırmanmışken dağın karlı toprağına bir çığlık yükseliyor bağrımdan. Yavaş yavaş yuvarlanıyorum aşağı. Yine sana varıyorum, teselli için. Seni dinlemeye gayret ediyorum. Ama, çoğu zaman yoksun. Hayret! Küsmeyi de biliyorsun. Küsme. Ben güçlenmeyi öğreniyorum. Eski albümleri açıp baktığımda en çok senin resmini okşuyorum. Gözlerimi kapatıp en derinden sarılıyorum sana. Senden kalan en iyi becerebildiğim işi yapıyorum: Ağlıyorum.

Yazan: Sevde Gül Köseoğlu

Yorum (0)

Yanıt bırakın

E-posta adresiniz yayımlanmayacak. Gerekli alanları işaretleyiniz *