Tefeci Arsen’in sırra kadem basması ile Galata Semti’nin bitirimleri arasındaki hassas dengeler bir anda altüst olmuştu. Bu olay, o güne kadar birbirlerinin ayağına basmamaya itina gösteren Tulumbacı Hüsnü ile Mekri Necip’i karşı karşıya getirdi. Buna sebep, Arsen’den nemalanan Mekri Necip ve tayfasının aniden işsiz kalmalarıydı.
“Anuşka, kocasından kalan işleri devam ettirmek için ona ihtiyaç duymadı mı?” şeklinde bir sual akla gelebilir lakin az çok tanıyan herkes bilirdi ki o, Mekri Necip’i günahı kadar sevmezdi. Zira Mekri’nin, birkaç kez kendisinden istifade etmeye yeltendiği olmuştu. Her defasında Anuşka tarafından sert bir dille reddedilince, o da Anuşka’nın ahlaka mugayir her münasebetini vakit geçirmeden Arsen’e gammazlamaya başlamıştı. Pek umurunda olmasa da Anuşka, bu durumun senelerdir farkındaydı. Diğer taraftan onun, kocasının işlerini devam ettirmek gibi bir niyeti de yoktu. Arsen’den kalan mal-mülk ile dünyalığını haydi haydi yapmıştı. Onun derdi; senelerdir hasretini çektiği vuslata ermesini sağlayan İdris’i, her ne pahasına olursa olsun elinde tutmaktan ibaretti. Kırkını geçkin bir kadının yarı yaşındaki bir delikanlıyı elde tutabilmesi pek de kolay bir iş değildi elbet ama Anuşka’nın endamı, edası, işvesi, cilvesi ile değme erkeği baştan çıkaran bir kadın olduğu da herkesin malumu idi.
Mekri Necip Galata Semti’nin en eski, dolayısı ile en kıdemli kabadayısı idi. 1700’lerin sonlarında Galata’yı mekan tutup nam salan Aksak Kadir’in, bıyıkları yeni terlemiş yancılarından biri olarak bu semte gelmiş, kısa bir zaman zarfında onun sağ kolu olmuş ve ölümünden sonra da işlerini yürütmüştü. Tulumbacı Hüsnü ise çok sonraları, baba katili olarak düştüğü kodeste kendisine biat eden birkaç bitirimle birlikte Galata’ya gelmiş ve yerleşmişti. Hal böyle iken Mekri’nin, İstanbul’un ticaret merkezi, dolayısı ile en kaymaklı semti olan Galata’yı, Tulumbacı Hüsnü’ye kolay kolay bırakmayacağı belliydi. Mekri, kendi hesabına Arsen’in alacaklarının peşine düşünce, Tulumbacı Hüsnü bu duruma seyirci kalmadı. Mekri’nin avantadan para toplayıp gücüne güç katmasını beklemek ona göre enayilikti. Bu sebepten, Mekri’nin arabasının tekerine ilkin; borçluları ona karşı fişekleyerek dolaylı yollardan, ancak esnaf Mekri’nin gazabından korktuğu için netice alamayınca da bizzat kendisi taş koymaya başladı. İki kabadayının yolları bir gece Çınarlı Kahve’de kesişti ve işte o gece, kelimenin tam anlamıyla kan gövdeyi götürdü.
O günün sabahı, Arsen’in, Zahireci Hıdır’da kalan alacağını tahsil etmeye giden Mekri ve tayfasının yolu, Tulumbacı Hüsnü ve yancıları tarafından kesilmiş, Hıdır’ın dükkanının önünde her iki taraf arasında ciddi bir itiş-kakış yaşanmıştı. Böylesi bir hadisenin vuku bulacağını önceden haber alan Abdülkadir Efendi ve emrindeki zaptiyeler, olayın büyümesine ve bir arbedeye dönmesine meydan vermeden kalabalığı dağıtmışlardı. Aslına bakılırsa, Abdülkadir Efendi de diğerleri de bu işin burada nihayetlenmeyeceğinin, hatta hesabın Çınarlı Kahve’de o gece görüleceğinin farkındaydılar.
Abdülkadir Efendi’nin gayesi; mesuliyet bölgesinde gündüz vakti huzur bozucu bir hadiseye meydan vermemekten ibaretti. Ona göre, “Gün içinde asayişi berkemal kılsın da gece vakti ahali evlerine çekilince her ne olursa olsun”du. O, her iki kabadayının Galata’da sebebiyet verdikleri olaylarla uğraşmaktan bıkıp usanmış, illâllah etmişti. “Birinden biri, keşke diğerinin böğrüne bir kasatura soksa da Galata’dan bir pislik temizlense” diye rabbe dua eder haldeydi. Sırf bundan sebep, Çınarlı Kahve’de cereyan edecek arbedeyi bile bile, o gece emrindeki zaptiyeleri Yanıkkapı’ya göndermekten imtina etti.
Yatsı namazından hemen sonra, gerek Mekri Necip gerekse Tulumbacı Hüsnü, yancıları ile birlikte tam kadro ve tam techizatlı olarak Baba Hakkı’nın mekanında yerlerini almışlardı. Çınarlı Kahve’nin geniş salonuna; tam tabiri ile fırtına öncesi sessizlik hakimdi. Her iki taraf da yangını alevleyecek bir kıvılcım bekliyorlardı ki o kıvılcımın parlaması uzun sürmedi.
Nargilesinden derin bir nefes çeken Mekri, mekanın sessizliğini bozan nargile fokurtuları eşliğinde ağızına doldurduğu tüm dumanı, hemen yanındaki masada ardı dönük oturan İdris’e doğru üfledi. İdris, dumana boğulmuştu. Masanın karşısında oturan Tulumbacı Hüsnü ile bir an göz göze geldiler. Hüsnü, İdris’e yanına gelmesi için göz ucuyla işaret etti. İdris ayağa kalktı ve taburesini de alarak Hüsnü’nün yanına geçip oturdu. Anlaşılan, Mekri’nin geri çekilmeye hiç niyeti yoktu.
– Ne o süt oğlan! Nargilenin dumanından müteessir mi oldun? Baba Hakkı! Şu sübyana bir bardak süt ver de kendine gelsin. Ne de olsa alışık değil ciğerleri tütün dumanına… Allah muhafaza! yine sırtı üstü devrilir de… Nemize lazım, sebep olmuş olmayalım.
Mekri’nin bu kinayeli sözleri karşısında İdris ayağa kalkacak oldu fakat Tulumbacı Hüsnü onu kolundan yakalayıp aşağı çekti ve tekrar taburesine oturttu. Sonrasında Mekri’ye dönüp sert bir üslupla konuşmaya başladı.
– Bunca yıllık reissin Mekri! Sana usûl-âdap öğretmekten hicap duyarım lakin yeri geldi söylemeden de edemem; reisliğin kitabında, karşında akranın dururken onun yancısına lâf atmak yazmaz!
Mekri’nin cevabı gecikmedi;
– Bana bak Tulumbacı! Seni ananın yunup-yıkadığı seneler biz bu işleri yapardık. Eğer, verilmesi icap eden bir ders varsa, o dersi de biz veririz evelallah…
Tulumbacı Hüsnü istifini bozmadan karşılık verdi;
– Kocadın artık Mekri, usûl-âdap takmaz oldun! Elini eteğini çek artık bu işlerden, evine çekilip torunlarınla meşgûl ol! Sokakları da edebiyle-adâbıyla bu işin hakkını vereceklere bırak!
Tulumbacının taştan ağır kılıçtan keskin sözleri, mekanda bulunan herkesin gözlerini Mekri’ye kilitlemesine neden olmuştu. Mekri, tarifi gayrı mümkün bir hiddete kapılmış, bu hiddetin bir tezahürü olarak gözleri çakmak çakmak olmuştu. Bir hışımla yerinden doğrulup önündeki masayı kenara savurdu. Savrulan masadan yuvarlanan fesi Baba Hakkı’nın ayaklarının dibinde durdu. Eğilip fesi yerden alan Baba Hakkı Mekri’ye doğru hamle edecek oldu fakat Mekri, ona eliyle “dur!” işareti yapıp kuşağındaki kasaturayı çekerek;
-Davran bakalım Tulumbacı! Davran da görelim; belindeki kasatura da dilin kadar keskin mi? Şayet değilse, o dilini kesip kapıdaki itlere atmak boynumun borcudur!
dedi. Mekandaki tüm yancılar, bellerinde, potinlerinde sakladıkları kesici, delici ne varsa çıkardılar ancak gerek Mekri Necip gerekse Tulumbacı Hüsnü yancılarına elleriyle “durun!” şeklinde işaret ettiler. Bu kapışma, reislerin kapışmasıydı. Kitabına uygun olarak reisler arasında ve teke tek yapılmalıydı.
İki kabadayının önlerindeki masalar ve tabureler, kısa bir müddet zarfında yancılar tarafından temizlendi. Reisler, artık yüz yüzeydiler. İlk hamle Mekri’den geldi. Hiddetle savurduğu kasaturanın havayı biçen sesi kulaklarda çınladı. Ardından Tulumbacı kasaturasını savurdu lakin onunki havayı biçmekle kalmadı, Mekri’nin omuzunda da derin bir kesik açtı. Üçüncü hamlede Mekri, Hüsnü’nün yüzüne bir çizik attı. Bir o, bir bu derken tez zamanda her ikisinin de vücutları kasatura darbeleriyle kan revan içinde kaldı. Kahvehaneyi dolduran onlarca kişinin gözlerini dahi kırpmadan, donakalmış vaziyette seyrettikleri bu kıyasıya mücadelede altmışını geçkin yaşıyla Mekri, iyiden iyiye yorulmuş, soluk soluğa kalmıştı. Var gücünü toplayıp son bir hamleyle Hüsnü’nün işini bitirmeye yeltendi fakat Hüsnü, Mekri’nin sağ bileğini havada yakalayıp kendi etrafında dönerek onun ardına dolandı, sıkıca kavradığı bileğini hasmının beline bastırıp bütün gücüyle omuzlarına yüklendi ve kasaturasını Mekri’nin boynuna dayadı. Takati tükenen Mekri dizlerinin üzerine çöktü. Boştaki sol eliyle Hüsnü’nün bileğine yapıştıysa da kendisi için artık her şeyin bittiğinin farkındaydı. Az sonra, Hüsnü’nün bileğini kavrayan parmakları çözüldü, eli dizine düştü. Dudaklarından son kez şu sözler döküldü;
– Gayrı bu başa, bu bedende durmak yaraşmaz! Göster yiğitliği Tulumbacı.
Hüsnü, tereddüt dahi etmeden, Mekri’nin boynuna dayalı duran kasaturasını kendine doğru hızla çekti. Mekri, yüzükoyun yere kapaklandı. Akan kanlar Çınarlı Kahve’nin taş zeminini kızıla boyadı. Tulumbacı Hüsnü, boynundaki kırmızı fuları çözüp yere çömelerek Mekri’nin kanlı yüzünü örttü. Ardından, kasaturasını cansız bedeninin üzerine koyup doğruldu. Koca kahvehanede çıt çıkmıyor, herkes olan biteni şaşkınlık ve hayret dolu gözlerle seyrediyordu. İlk hareketlenen Baba Hakkı oldu. Yelek cebinden çıkardığı sustalı ile diğer elinde tuttuğu Mekri’nin fesinin püsküllerini kesip Tulumbacıya doğru yürüdü. Gözlerinin içine bakarak püskülleri Tulumbacı’nın belindeki kuşağa soktu, sonrasında elini omzuna koyarak;
– Yiğit adamsın Hüsnü, dilerim Allah’tan hep böyle kalasın.
dedi. Mekri Necip’in tüm yancıları bir bir gelip reislerinin yere yığılmış cansız bedeni ardında, ayakta öylece duran Tulumbacı Hüsnü’nün elini öptüler ve ona biat ettiler. Bu sessiz merasimin ardından Tulumbacı Hüsnü, tek kelam dahi etmeden Çınarlı Kahve’den ayrıldı ve Tophane Karakolu’nun yolunu tuttu.
– devam edecek –