1855 Yazı haddinden fazla yağmurlu geçti. Yağışlar kararınca olsa faydalıydı elbet, lakin o yıl kararını aşınca arpayı, buğdayı, çavdarı tarlalara yatırıp telef etti. Kıyıda köşede kendini dik tutabilmiş ekinler ise güneş yüzü görememekten sararmaya, tava erip hasada gelmeye fırsat bulamadı. Derler ya, “her şeyin fazlası fazla”; bereket alameti addedilen yağmur o sene kıtlığa sebebiyet verdi. O kadar çok yağmur yağdı ki, sebzeler bile çürüyüp bostanlarda kaldı. Mahsul olmayıp çiftçiler darda kalınca tacirler mallarını satacak kimse bulamadı. Haliyle, ticaret de ciddi manada sekteye uğradı.
Bu hal, Zahireciler Çarşısı’ndaki hareketliliğe de ket vurdu. Kimi çarşı esnafı siftah dahi edemeden kepenk kapatıp evine ekmek götüremez hale düştü. Para alıp para satan tefecilere gün doğmuştu. O sene, tam manası ile onların senesi olmuştu.
Tefeci ocağına düşen çok sayıda esnaftan biri de Zahireciler Çarşısı’nın gediklilerinden Aktar Osman’dı. Aktar Osman, çarşı esnafları arasında en sessizlerinden biriydi. Kendi halinde, etliye sütlüye karışmayan, işi dışında olan bitenle ilgilenmeyen, falancanın filanca hakkındaki sözlerine kulak asmayan, heyecansız ve suhuletli tavırlarıyla bulunduğu mekanda dikkat çekmeyen bir adamdı. Bir mecliste cereyan eden mutat konuşmalar ne vakit dedikoduya meyletse, onun sessizce meclisi terk ettiğine şahit olurdunuz. Buna mukabil sözüne sadık, güvenilir bir adamdı. Bu sebeple çarşı içinde sevilen, hürmet edilen bir esnaf olmayı başarmıştı. Bereketli senelerde, kantara vursanız hilafsız yüz okka gelecek vücuduyla nasıl edip dükkanına gelen tüm müşterilerine yetişebildiğine hayret eder kalırdınız. “Ne olacak canım! aktarlık da iş mi?” demeyin, zor iştir aktarlık. Çuvalla, kileyle, okkayla değil; zencefiliydi, tarçınıydı, yeni baharı, safranıydı dirhem dirhem satılır dükkandaki mallar. Elli dirhem ondan, yüz dirhem bundan derken sabahtan akşama kadar el kadar bir mekanda koşturup durursunuz ama sattığınız malın yekunu birkaç okkayı geçmez. Yorucu iştir vesselam.
Osman, naçar kalmasa Arsen’in parasına asla tenezzül etmezdi fakat bu kez durum çok farklıydı. Önceki seneler günün her saati müşteriyle dolu olan dükkanı o sene müşteri sesine hasret kalmıştı. İhtiyat akçeleri tükenmiş, Zahireciler Çarşısı’nın birçok esnafı gibi o da kem talihin kurbanı olmuştu. Esnaf arkadaşlarından borç istemeye kalkışsa, biliyordu ki onların halleri de kendisinden daha iyi değil. Hayatı boyunca kendi kendine yetmeyi bilmiş, ele-güne avuç açmadan hayatını idame ettirmiş bir adam için tefeci parasına muhtaç olmak ne demekti; tahayyül etmesi bile müşkülatlı bir durumdu onunkisi.
Aldığı borcun vadesi o gün dolmuştu. Borcun vadesi dolmuştu dolmasına da para çekmecesinin gözündeki hasılatı, bırakınız borcunu ödemeyi faizini dahi ödemeye yetmezdi. Osman, bu açmazdan nasıl kurtulacağını düşüne dursun, ikindi namazının akabinde Arsen, dükkanının kapısında bitiverdi.
– Selamınaleyküm Osman Ağa, hayırlı işlerin ola.
Osman, açık duran para çekmecesinin ardında oturmakta olduğu taburesinden o kocaman cüssesini doğrultup ayağa kalkarak, saygıyla, Arsen’in selamına karşılık verdi.
– Vealeykümselam Arsen Efendi. Hoş gelmişsin.
– Hoş bulduk, hoş bulduk.
Aktar Osman oturduğu taburesini alıp Arsen’in ardına sürdü ve sordu,
– Bir acı kahvemi içersin değil mi Arsen Efendi?
– İçerim elbet! içerim de o acı kahvenin bendeki hatrı sizlerdeki gibi 40 yıl sürmez.
Arsen’in bu kinayeli konuşması Osman’ın canını iyiden iyiye sıkmıştı. Buna mukabil renk vermeden misliyle karşılık vermeyi yeğledi.
– Bilirim Arsen Efendi, bilirim. Bilmez olur muyum hiç.
Ayağındaki sandaletleri sürüye sürüye kısa adımlarla sokağın köşesindeki esnaf çaycısına kadar gitti ve ocakçıya iki sade kahve söyleyip tekrar dükkana döndü. Dükkanın önündeki boş tabureyi alıp Arsen’in yanına oturdu. Arsen, hiç vakit kaybetmeden konuya girdi.
– Osman Ağa, malumun olduğu veçhile borcunun vadesi bugün doldu. Para hazırsa alıp gideceğim zira uğramam gereken başka kapılar da var. İşler beklemez, sen de esnafsın bilirsin.
– Bilirim Arsen Efendi, yapılması gereken işler bekletmeye gelmez. Keşke bizim işler de tıpkı seninkiler gibi yolunda-yordamında gitse de bizler de bekletmesek fakat bu sene malum sebepten kesat gidiyor. Elimde-avucumda ne varsa sana versem dahi nafile, sana olan borcumu ödemeye yetmeyecek. Bana biraz daha mühlet versen, borcum borçtur bilirsin, kimsenin parası bende kalmaz, illaki öderim.
Osman’ın bu sözleri üzerine Arsen’in yüzündeki ifade bir anda değişiverdi. O ufak-tefek adam büyüdükçe büyüdü, heybetlendi de yüz okkalık Aktar Osman’ı gölgesi ile ezer oldu.
– Sen ne der, neler söylersin Osman Ağa! Esnafın borcu namusudur, bilmez misin? Seni borcuna sadık bir adam zannettik para verdik, yeniden mühlet istemek de neyin nesidir? Borcunun vadesi dolmuştur. Ya adam gibi borcunu ödersin ya da dükkanını alırım elinden bilmiş ol.
Tefeci Arsen’in tiz sesi çarşı sokağında çınlarken aynı kaderi paylaşmaya namzet çok sayıda esnafı da başlarını yere eğip kara kara düşünmeye sevk etmişti. Aktar Osman, bu denli ağır sözleri kaldırmaya alışık değildi. Ömrü boyunca, belki de ilk kez karşısındaki insana bu derece hiddetlenmişti.
– Senden namus dersi mi alacağım küstah adam! Borcumuz borçtur, ödeyeceğiz dedik, verecek paramız yok ki senden mühlet talep ettik, daha ne istersin? Canımızı mı verelim?
Sokak başında sotelenen Mekri Necip ve tayfası, bu bağrış-çığrış konuşmaları duyar duymaz Aktar Osman’ın dükkanının önünde bitiverdiler. Arsen, bu ve benzeri durumlara alışık olduğundan, dükkandan bir kedi gibi sıyrılıp az sonra kopacak gürültüye mümkün mertebe uzak olmak gayesiyle çarşı çıkışına yöneldi. Osman, oturduğu taburesini sağa sola sallayarak başına biriken kalabalığı dağıtmaya çalıştıysa da nafile bir uğraştı bu. Mekri ve yancıları zavallı adamın üzerine çullanıp esnaf arkadaşlarının gözleri önünde onu fena halde hırpalamaya başladılar. Tam bu esnada, sokağın karşısında, Osman’ın dükkanının beş dükkan sağ çaprazında başka bir arbede vuku buldu. Burası Darıcı Rüstem’in dükkanının önüydü. Arbedenin çıkmasına sebepse Çiçili İdris. Babası Rüstem bir koluna, iki tezgahtarı diğer koluna yapışmışlar, dükkanın önünden hızlı adımlarla süzülüp sokağı terk etme gayesindeki Arsen’e saldırmasını önlemeye çalışıyorlardı. Bedenini, babası ve iki tezgahtarının ellerinden söküp kurtaramayan İdris, önünden geçip gitmekte olan Arsen’e uçkuru çözülmemiş küfürleri haykırırcasına ardı ardına sayıyordu.
– Keçi sakallı şerefsiz! Kitapsız deyyus! Vicdan yoksunu insan müsveddesi! Allahın var mı senin namussuz pezevenk! Bir kereliğine insan ol! Erkek ol! Beslemelerine değil kendine güven, cezanı kendi ellerinle kes de adam desinler! İnsan desinler!
Yıllardır aynı sokakta kepenk açıp-kapattıkları, karşılıklı hasbihal ettikleri arkadaşlarının içler acıtan hali karşısında çarşı esnafı bilenmiş birer ustura gibiydi. O derece ki, aralarından biri çıkıp “hadi!” dese, diyebilse, Aktar Osman’ı acımasızca döven Mekri Necip ve yancılarının üzerine hep birlikte çullanacak ve oracıkta işlerini bitirivereceklerdi. Ancak, her ne hikmetse, o söz hiç birinin ağzından çıkmadı, çıkamadı. Çiçili’nin kendini paralarcasına sarf ettiği sövgüleri dışında hiç birinin çıtı dahi çıkmadı. Çakılıp kaldıkları yerden olup biteni seyretmek ve kendilerni için için yemekle yetindiler. Adeta, mezbahada kesilmek için sıra bekleyen koyunlar gibiydiler.
Çarşının karıştığı haberi Tulumbacı Hüsnü’ye tez ulaştı. Lakin, vuku bulan olaya sebebin, Arsen’in alacak-verecek meselesinden membağlandığı haberiyle birlikte. Bundan ötürü Hüsnü, işi ağırdan almayı, doğrudan müdahil olmamayı yeğledi. Kendice haklı olduğu taraflar vardı elbet. Her şeyden önce Mekri ile dalaşmak racona tersti. Racon kesse, o vakit Mekri ile kanlı-bıçaklı olacaktı ki buna henüz hazır değildi.
Hüsnü ve yancıları çarşıya geldiklerinde olan olmuş, Mekri ve yancıları işlerini bitirmiş, Osman’ın dükkanından ayrılıyorlardı. Hüsnü ve yancıları ise Darıcı Rüstem’in dükkanı önünde toplaşıp tekli kol halinde sıraya dizildiler. Mekri ve tayfası, Rüstem’in dükkanının önünden savaş kazanmış komutan ve askerleri edasıyla salına salına geçerlerken Mekri duraladı. Bir süre Tulumbacı Hüsnü’nün gözlerinin içine baktı ve sonra başıyla Çiçili’yi işaret ederek,
– Bu delikanlının dili iyiden iyiye uzamış. Göz-kulak olmak lazım, aksi halde o dili kesiverirler.
dedi. Çiçili İdris bir şeyler söylemeye çalışıyordu ama babası Rüstem, sırtını göğsüne dayamış, bir eliyle belinden kendine doğru çekerken diğer eliyle de ağzını sıkı sıkı kapatmıştı. Bundan sebep ne dediği anlaşılmıyordu. Tulumbacı Hüsnü, o vakur duruşunu hiç bozmadan Mekri’ye cevabını verdi;
– Aklı başında olan adamın yapacağı iş değil bu Mekri! Bugün bu delikanlının dilini kesmeye cüret edenin yarın kellesini keserler.
Mekri Necip, almayı düşündüğü cevabın fazlasını almıştı. Göz göze bakışmaları bir süre daha devam ettikten sonra Mekri gerisin geri döndü ve tayfasıyla birlikte çarşı sokağından çıkıp gözden kayboldular.
Mekri ve yancılarının gittiğini gören çarşı esnafı, yediği onca dayağın tesiri ile yüzü-gözü moraran, dükkanının önünde, perişan bir vaziyette sırtını duvara yaslamış oturan Aktar Osman’a doğru koşuştular. Osman, hırıltılı bir sesle ve mütemadiyen aynı sözleri tekrarlayıp duruyordu.
– Bu deyyusun ölümü benim elimden olacak! Yemin olsun, bu deyyusun ölümü benim elimden olacak!
Onu karga-tulumba bir faytona atıp Haseki Hürrem Sultan Darüşşifası’na götürdüler.
Bu olay vuku bulduktan bir gün sonra Arsen kayıplara karıştı. Adeta sırra kadem bastı. Kimi “korkup kaçtı” dedi ama bu fikre kimse itibar etmedi. Zira o, bundan çok daha büyük badireler atlatmıştı da korkup kaçtığı görülmemişti. Kimileri ise bunun Tulumbacı Hüsnü’nün kendisini ölümle tehdit ettiğinden ve bunun neticesi olarak kayıplara karıştığından dem vurdu. Galata Ahalisi buna da itibar etmedi. “Hüsnü’nün, namını yaymak için uydurduğu bir palavra” olduğu hususunda hemfikir olundu. Bu hadisenin sonunda olan, Aktar Osman’a oldu. Zavallı adam! Yediği onca dayak yetmezmiş gibi sarfettiği sözlerin kurbanı olarak kodese tıkıldı. Tophane Karakolunda günlerce sorguya çekildiyse de Arsen’in akıbeti hakkında kendisinden hiçbir malumat alınamadı. Buna rağmen, başka suçlu bulunamadığından suçlu o görüldü. Yıllarca hapishanede yattı. Geçinmek için onun eline bakan ailesi ser sefil oldu. Bir süre satılan dükkanlarının geliri ile ihtiyaçlarını karşıladırsa da hazıra dağ dayanmadı. Çok geçmeden, çoluk-çocuğu da Galata’dan göçüp gittiler. Bir daha ne Aktar Osman’dan ne de ailesinden bir haber alınabildi.
Onun ettiğine sorgu-sual olmaz elbet! Lakin gün geliyor, insanı insana muhtaç kılan ilahi gücün adaletini, ister istemez sınıyor beşer; “Osman’ın ödediği bu bedel Allah’tan reva mıdır?” Tanımasak, bilmesek, diyeceğiz ki “hak etmiştir” ama tanıyorduk be birader! İyi adamdı Allah için… Şaşkın zihnimiz diyor ki “Ödediği bu bedel ağırdı onun için.”
Beşer şaşarmış! Bizler de şaştık gayrı yolumuzdan. O vakit dönelim hikayemize de görelim bakalım nerelere varmış Arsen hakkındaki rivayetler.
Arsen’in kayıplara karışmasını müteakkip bir ay ya oldu ya olmadı, yeni bir rivayet peyda oldu. Bu rivayet öncekilere göre ziyadesiyle rağbet gördü ve Galata Ahalasi’nin dilinde uzunca bir müddet dolaştı-durdu.
Denen odur ki, Çiçili İdris gecenin geç vaktinde evine gelen Arsen’i, bahçe kapısının ardında bekleyip ense köküne fırıcı odunuyla okkalı bir vuruş vurmuş. Darbenin tesiri ile bayılan Arsen’in ağzına sığası bir taş tıkayıp ellerini ardından bağlayarak bir patates çuvalına iki büklüm tepmiş. Çuvalın ağzını güzelce bağlayarak önceden kapı önünde hazır ettiği at arabasına atmış. Sonra, ver elini sur dibi. Burada, evden getirdiği çamaşır tokacı ile Arsen’i evire çevire bir güzel dövmüş. Aynı çuvalla sahile indirip önceden hazır ettiği sandala atıp var gücüyle küreklere asılmış. Sahilden iyice uzaklaştığına kanaat getirdiğinde durmuş, çuvalın ipine sandaldaki kayayı bağlayıp çuvalı Marmara’nın derin sularına bırakıvermiş.
Bu rivayet Galata’da öylesine rağbet gördü ki, Abdülkadir Efendi Çiçili İdris’i adet yerini bulsun kabilinden dahi olsa karakola çağırıp sorguya alma mecburiyetinde kaldı. Sorgu neticesinde, bahse konu rivayetin gerçek olmadığı resmi ağızlardan dillendirilse de bu beyana itibar eden pek çıkmadı.
-devam edecek-