İdris, uzun bir yürüyüş sonrası Tophane Karakolu’na ulaştı. Gülümseyerek içeri girdi ve doğrudan Abdülkadir Efendi’nin odasına gitti. Abdülkadir Efendi onu karşısına oturttu, gösterdiği yakın alaka neticesi sıcak bir sohbete başladılar.
– E! anlat bakalım İdris, beybaban, validen, hemşirelerin nasıllar?
– Çok şükür iyiler Abdülkadir Amca, sağlığınıza duacılar.
– Sağ olsunlar! sağ olsunlar… Ne vakittir göremedim Rüstem’i. Çınarlı Kahve’ye de uğramaz oldu. Son sefer, ‘iki mars bir ters’ koltuğunun altına veri-vermiştim tavlayı. Korktu zahir, ondan sebep gelmez oldu.
Gülüştüler… İdris, asıl konuya gelmek için fırsat kolluyor, buna mukabil Abdülkadir Efendi mütemadiyen kadim dostu Rüstem’e takılıyor, sarf ettiği her cümlenin sonunda da kahkahayı basıyordu. Bir süre sonra İdris’e konuşma imkanı veren bir soru sordu ki bu tam İdris’in beklediği durumdu;
-Seni hangi rüzgar attı buralara İdris? De hele bakalım… Senin bu mekana hal hatır sormak için geldiğin pek vaki değildir.
– Az önce, Şahkapısı’ndan Balıkpazarına inerken yol üzerinde ahlaka mugayyir vaziyette anadan üryan yatan ben yaşlarda bir genç gördüm. Malum, yoldan geçen kız var, kadın var. “Gelip sana bir haber edeyim” dedim.
-İsabetli davranmışsın evlat! Hiç olacak şey mi sokak ortasında anadan üryan yatmak. Nerede yatıyordu? Söyle de zaptiyeleri gönderip aldırayım şu meczubu.
-Tefeci Arsen’in sokak kapısının hemen önündeydi Abdülkadir Amca.
– Anlaşıldı İdris, anlaşıldı.
Abdülkadir Efendi, kapısında bekleyen zaptiye erine seslendi ve İdris’in sözünü ettiği o gencin, dertop edilerek derhal karakola getirilmesini emretti. Aldıkları emirle bir solukta Tefeci Arsen’in evine ulaşan zaptiyeler, kaldırımda bir solucan gibi bükülmüş yatan Tahir’in başında, çoğunluğu çocuklardan müteşekkil büyük bir insan güruhu gördüler. Bir kısım zaptiye bu güruhu dağıtırken diğerleri, üzerine eski bir çul atılmış Tahir’i kaptıkları gibi karakola getirdiler. Kapıda bekleyen zaptiye odaya girerek bir topuk selamı verdi ve gencin karakola getirildiğini haber etti. Önde Abdülkadir Efendi, arkasında İdris, karakolun giriş kapısına yürüdüler. Yediği dayağın tesiriyle yere basmakta güçlük çeken Tahir’in kollarına iki yandan birer zaptiye girmiş onu adeta askıda tutuyorlardı. Sokakta yatarken mahallelinin üzerine serdiği eski çul bir hamam peştemalı gibi çıplak bedenine sarılmış, sarkan etekleri karakolun taş zeminini süpürüyordu. Abdülkadir Efendi Tahir’e yanaştı. Kıvırcık saçlarından tutup önüne düşmüş başını havaya kaldırdı ve sordu;
– El-alemin kapısının önünde ne halt yemeye soyunmuş yatıyordun teres!
Tahir’in konuşmaya mecali yoktu. Yarı açık gözleriyle Abdülkadir Efendi’ye manasız bakarken, onun ardında duran İdris’in müstehzi gülen yüzünü gördü. Yaşadığı rezillik sözlerle anlatılacak cinsten değildi. Anlaşılan, rezilliğinin henüz vadesi de dolmamıştı ki Abdülkadir Efendi zaptiyelere emretti;
– Alın bu deyyusu önce bir güzel ıslatın, sonra yatırın falakaya acımadan vurun! Patlayan tabanlarına basın tuzu, sonra yine vurun! Allah yarattı demeyin!
Abdülkadir Efendi o gün, Tefeci Arsen’i Tophane Karakolu’na çağırdı. Olan-bitenin ahlaki manada kabul edilemez olduğunu anlattı ve karısı Anuşka’nın kendisine acilen çekidüzen vermesi, onun da kocası olarak bu tarz kepazeliklere meydan vermemesi gerektiğini söyledi. Arsen’in Anuşka’ya sözünün geçmeyeceği aşikardı. Geçecek olsa, o güne kadar zaten geçerdi zira Anuşka’nın kırdığı ceviz bini aşmıştı. Bu durumda, has adamı Mekri Necip’e talimat verip Tahir’in tez elden semtten uzaklaştırılmasını istedi. Tahir, Tulumbacı Hüsnü’nün yancısı, Tulumbacı Hüsnü de Mekri Necip’in hasmı olduğundan bu görev Mekri Necip için hayli çetrefilliydi. Tahir, Adalı Ethem’den ayrılarak Tulumbacı Hüsnü’ye biat etmişti. Dolayısı ile Tahir’in semtten defedilmesine bizzat muktedir değildi. Bu durumda hasmına ricacı olmak mecburiyetindeydi. Talimat, geçim kapısı olan Arsen’den geldiği için çaresiz yüz eğip ricacı oldu. Bu rica, Hüsnü’yü de zor durumda bıraktı. Her ne kadar Tahir’e okkalı bir ceza vermeyi kafasına koymuş olsa da bunu Mekri’nin isteği ile yapmış olmak ve Tahir’i semtten defetmek, diğer yancıları tarafından hiç de hoş karşılanmayacak ve onlar nezdinde itibar kaybetmesine sebep olacaktı. Bu durumu onlardan saklayabilmesi ise zinhar mümkün değildi. İllaki bir gün, üstelik de hiç olmadık bir yerde hakikat gün yüzüne çıkıverir, durumun telafisi, onun için daha da müşkülatlı olurdu.
Netice itibarı ile İdris, kuyuya öyle bir taş atmıştı ki çıkarabilene aşk olsun!
Tahir, hakkında her hangi bir şikayet olmayınca iki gün sonra pejmürde bir vaziyette salıverildi. Yancısı oldukları Tulumbacı Hüsnü’nün gizliden gizliye kollaması sayesinde kan kardeşi Ramazan ile birlikte bir süre Balıkpazarı’nda hamallık yaptılar.
İstanbul koca bir şehirdi lakin Galata öyle mi… Surlar içerisindeki dar sokaklarında volta atan bitirimlerin hepsi birbirlerini tanır, bilirlerdi. Böylesi bir olay, camiada birin üzerine bin katılarak kulaktan kulağa anlatılırdı. Nitekim, öyle de oldu. Tahir, ona manidar bakan gözlere ve kıkırdaşıp gülen yüzlere ancak bir ay dayanabildi, sonrasında Ramazan ile birlikte sessiz sedasız çekip gittiler.
İdris, sevimli güleç yüzü ve nüktedanlığı ile sevilirken, gözü karalığı ve pes etmek nedir bilmeyen mücadeleciliği ile göz dolduruyordu. Hal böyle olunca, kısa bir zaman zarfında Tulumbacı Hüsnü’nün en gözde yancısı olup çıktı. Şüphesiz, onun bu hızlı inkişafında Hüsnü’nün kendisine verdiği salahiyet ve mesuliyetlerin tesiri de büyüktü ancak, kat ettiği merhalede en büyük pay; sahip olduğu parlak zekası idi. Zira, onda bu cevher olmasa, bu kadar kısa bir zamanda bu denli büyük bir inkişaf, üstelik de kurtlar sofrasını andıran böylesi bir camia içinde asla mümkün olamazdı.
Sadece bitirimler nezdinde değil, artık Anuşka’nın nezdinde de büyük bir itibar sahibiydi İdris. Genç erkeklere karşı zaafiyeti öteden beri bilinen Anuşka, kötü bir tesadüf neticesi de olsa, zeki, cesur, çelimsiz cemaline mukabil yataktaki fiziki kuvveti bitip-tükenmeyen, ona, ileri yaşına ve bu husustaki engin tecrübesine rağmen hayatında tatmadığı zevkler yaşatan bir civanla tanışma fırsatı bulmuştu. Onun sayesinde kendini onsekizlik taze gelin gibi hissetmeye başlamıştı. Bununla birlikte, İdris de halinden hayli memnun görünüyor, Anuşka’nın beyaz ve diri bedenini bir an önce kollarının arasına alabilmek için fırsat kolluyordu.
Aralarındaki şehvet dolu münasebet tez zamanda tarifi imkansız bir aşka dönüştü ve bu aşk öylesine bir hal aldı, her ikisinin de gözlerini öylesine kör etti ki; günün birinde yatakta bitap düşüp uyuya kaldılar. Arsen, akşam evine döndüğünde onları koyun koyuna uyurlarken yakaladı. Bu durum, ilk bakışta İdris için elim bir sonun başlangıcı gibi görünüyordu lakin öyle miydi, bunu zaman gösterecekti.
–devam edecek–