Tulumbacı Hüsnü evden ayrıldıktan sonra yarım saat ya geçti ya geçmedi, Rüstem ile Şükrü eve geldiler. Feride Hanım’ın bahçe kapısında başlayan yatıştırıcı mahiyetteki konuşmalarına cevaben Rüstem’in ağzından tek kelime çıkmıyordu. Onun konuşmadığını gören Feride Hanım, bunun ‘fırtına öncesindeki sessizlik’ olduğunu düşünerek daha da telaşlanıyor ve mütemadiyen konuşmaya devam ediyordu. Buna mukabil, korktuğu başına gelmedi. Rüstem, İdris’in odasına çıkıp kapı aralığından içeri şöyle bir baktı. Biricik oğlunun yatağında uyuyor olduğunu kendi gözleriyle görüp derin bir iç çektikten sonra odasının yolunu tuttu. Esvaplarını çıkarıp sırt üstü yatağına uzandı. Yatağın köşesine ilişen Feride Hanım’a dönerek;
– Hanım, bu gece sen misafir odasında yat. Beni uyku tutmaz, bir o yana bir bu yana döner durur seni de uyutmam.
dedi. Bunca yıllık evliliklerinde, dargın da olsalar hep aynı yastığa baş koymuşlardı. Rüstem’in Feride Hanım’dan böyle bir talepte bulunduğu vaki değildi. Nadiren böylesi bir talep Feride Hanım’dan gelse de Rüstem kabul etmez, ne yapar-eder, onu yanında yatmaya ikna ederdi. Rüstem’in, İdris’in kapısından sessizce uzaklaşması ile biraz olsun rahatlayan Feride Hanım, bu olay karşısında daha büyük bir vahamete kapıldı. Büyüyen gözleriyle Rüstem’in gözlerine dikkatlice baktı. O bakışla, adeta ruhunun derinliklerinde bir gezinti yaparak Rüstem’in yalnız kalmaya ihtiyacı olduğunu sezinledi. Beyaz çilli elini avuçlarının arasına alarak ona güç verircesine sıktı. Ardından öptü ve sinesine sıkıca bastırdı.
Söylenen onca söze, kendini paralarcasına çırpınışlara ne gerek vardı sanki! Ard arda gerçekleşen şu birkaç davranışın anlamını ifade etmeye hangi kelimeler yeter, ağırlığını hangi sözler taşıyabilirdi?
Feride Hanım’ın odadan çıkmasıyla birlikte Rüstem, bundan sonrası için yapması gerekenlere dair derin düşüncelere daldı. Bir baba olarak ne yapmalıydı? Bu vakitten sonra ona bağırıp-çağırmanın, gururunu incitici sözler sarf etmenin, onu aşağılamanın ne faydası olurdu? Bu tarz davranışların onu kendisinden uzaklaştırmaktan başka muhtemel bir neticesi görünmüyordu. ” Onu doğru yola döndürmek için diller döküp iknaya çalışmak” denilse; bunu son beş yıldır defalarca denemiş fakat başarılı olamamıştı. Ne yani! Biricik oğlunu, bir anlamda geleceğini, ipsiz-sapsızların ellerine, vicdanlarına mı terk edecekti? Üstelik, konu-komşu, eş-dost bu duruma ne derlerdi? “Şah Kapısı’ndaki üç katlı konağın sahibi, Zahireciler Çarşısı’nın medarı iftiharı Darıcı Rüstem, bir oğlana sahip çıkamadı da itin-kopuğun elinde ziyan-zebil etti” mi deselerdi? Demezler miydi? Derlerdi elbet!
Keder verici düşünceler, çözülmesi imkansız gibi görünen bir kördüğüm halini almış, zihninin orta yerine adeta çöreklenmişti. Bir külek darının aldım-verdim hesabı değildi ki bu; tecrübesi ile bir çırpıda işin içinden çıkıversin. Bahse konu olan oğuldu, oğluydu, canından bir parçaydı. Hey gidinin Darıcı Rüstem’i! Çaresizlik içinde doldu gözleri… Göz yaşları pınarlarından taştı da yanaklarından kayıp yastığını ıslatıverdi. Bir sağına- bir soluna dönerek kahvaltı vaktini zor getirdi.
Darıcı Rüstem, o sabah kahvaltı sofrasında da hiç konuşmadı. Yiyeceğini yiyip her gün yaptığı gibi cumbada sabah kahvesini içtikten sonra hızlı adımlarla çarşının yolunu tuttu. Dükkanına girer girmez tezgahtarlardan birine yanaşıp ” Tulumbacı Hüsnü her neredeyse sorun soruşturun, bulup bana gelmesini söyleyin” dedi. Ardından üst kata çıkıp makamına kuruldu. Tezgahtar, Rüstem’den aldığı talimatla Çınarlı Kahve’ye doğru yola koyuldu. Kahveye vardığında Baba Hakkı henüz gelmemişti. Boş masalardan birine oturup kendisine demli bir çay söyledi. Çayından henüz bir yudum almıştı ki Baba Hakkı kapıda göründü. Tezgahtar, selamlaşmanın ardından hemen konuya girdi ve Rüstem’in isteğini Baba Hakkı’ya anlattı. Baba Hakkı, bu isteği akşam geldiğinde Tulumbacı Hüsnü’ye bildireceğini söyledi. Tezgahtar çayını hızlıca yudumlayıp kahveden ayrıldı.
Baba Hakkı Rüstem’in tezgahtarına her ne kadar akşam geldiğinde haber veririm dese de, Darıcı Rüstem’in isteği, Çınarlı Kahve’ye uğrayan yancıları vasıtası ile birkaç saat içerisinde Tulumbacı Hüsnü’ye uçurulmuştu. Hüsnü haberi alır almaz hazırlandı ve öğle namazını müteakkip Zahireciler Çarşısı’nın yolunu tuttu. Haliyle karmaşık düşünceler içerisindeydi. Rüstem’in onu, oğlunu eve getirdiğinden sebep teşekkür etmek için mi yoksa kendisinin de detayları ile bildiği, Bitirimler Mekanı’nda dün olup-bitenleri babasına anlattığı için mi çağrılmış olduğu hususu müphemdi. İlk düşüncesi doğru ise sorun yoktu lakin ikincisi doğru ise her şey bir yana, sabahın erken saatlerinden beri etkisinden bir türlü kurtulamadığı Zümrüt, onun için hayallerini süsleyen tatlı bir masal prensesi olmaktan öteye gidemeyecekti.
Hüsnü, Darıcı Rüstem’in dükkanının önüne geldiğinde bir an durakladı. “Ya! Bismillah” deyip adımını eşikten içeri attı. Haberci tezgahtar, Tulumbacı Hüsnü’nün geldiğini görünce hemen tezgahın ardından önüne geçti ve ona yolu gösterip üst kata, Rüstem’in odasına buyur etti. Hüsnü, dimdik, vakur bir yüz ifadesi ile odadan içeri girdi. Rüstem ayağa kalktı, Hüsnü’nün elini sıkarak masasının tam karşısında duran koltuğu, oturması için eliyle işaret etti.
– Hoş gelmişsin Hüsnü Kardeş! Sefalar getirmişsin mekanımıza, şöyle buyur, rahatına bak.
– Hoş görmüşüz Rüstem Efendi! Niye yalan söyleyeyim, doğrusu pek de alışık olmadığım bir durum bu. Bizleri davet eden esnaf pek olmaz! Hatta, esnaflar arasında ‘davetsiz misafirler’ olarak tanınır-biliniriz. “Rüstem Efendi seninle görüşmek istiyor” denilince garipsedim birden, “hayıra vesile olur inşallah” dedim, geldim.
– Hayırdır, hayır! Şerle işimiz olmaz bizim. Dün gece bizim haytayı haliç sahilinde perişan halde kucaklayıp Şahkapısı’na kadar taşıyarak işlediğin hayrın büyüklüğü ortada. Şüphesiz! bu iyiliğin, uhrevi alemde, allah katında gerçek karşılığını bulacaktır. Bizim vereceğimiz karşılık ancak dünyevi alemin değerleriyle olur ki o da ya maldır ya da para. De hele! bu iyiliğine karşılık benden ne ister, ne beklersin Tulumbacı Hüsnü?
– Rüstem Efendi! Ahali içinde pek sevenimizin olmadığı doğrudur lakin bizler de kalp taşırız, az-buçuk vicdan sahibiyizdir. Mal, mülk, para, yaşamak için elzemdir ancak insan, insan olduğunu da unutmamalı ki yaşadığı hayatın bir anlamı, değeri olsun. Okumuşluğumuzun olmadığı doğrudur ama ihtiyaç duyduğumuz çok şeyi hayat mektebinde yaşayarak öğrenmişizdir. İnsaniyet namına yapılan şeylere bedel biçilmemesi gerektiği de bunlardan biridir. Gün olur, dara düştüğümüzde ” bir dostumuz vardı: Darıcı Rüstem ” deriz. O vakit elimizden tutarsan ne ala, ola ki tutmadın ” iyilik yapmış denize atmışız ” deriz, ne yapalım!
Rüstem, otuzlu yaşlarının sonundaki bu yiğit adamın konuşmalarından hayli etkilenmişti. Usul-adap bildiği, sözünün eri bir adam portresi çizdiği, bu güne değil, zekice geleceğe yatırım yaptığı hal ve tavırlarından açıkça belliydi. Aynı camiadan sıkça karşılaştığı Adalı Ethem ve Mekri Necip gibi avam bir insan olmadığı da ortadaydı. Dile getirdiği gibi eğitimsizdi ama kendisini kurt-çakal sofrasında sözü dinlenir bir adam olarak yetiştirmeyi de başarmıştı. Oğlu İdris’i bu camiada koruyacak, her türlü kötülüğe karşı ona kol-kanat gerecek, ondan daha iyi birini bulabilmesinin mümkün olmadığını düşündü.
– Bak! Hüsnü Kardeş, hakkında, geçmişine dair anlatılanlar her ne olursa olsun ben; gözümle gördüğüm, bir mekanda karşılıklı oturup hasbihal ettiğim insana ve onun düşüncelerine itibar ederim. Hayat mektebi bana da, sırtını yaslayabileceğin ve zor zamanında seni ardından hançerlemeyecek insanların çok nadir ve değerlerli olduklarını öğretti. Böylelerini bulduğunda kaybetmeyeceksin ki hem sen gücüne güç katasın, hem de karşındakine güç ve doğru yolda olduğu hissini verebilesin.
Beni az-çok tanır, bilirsin. Çarşı esnafı tarafından sevilir-sayılır, el üstünde tutulur, söz ve fikirlerine itibar edilir biri olarak bilinirim, şükürler olsun. Bu itibarın kolay kazanılmadığının, günübirlik çıkarlar ve kazançlar için heba edilmemesi gerektiğinin de haliyle farkındayım. Bu itibarla, benim senden önemli bir talebim olacak; bizim haytaya göz-kulak ol! İşi-gücü, geleceği bu dükkanda hazırken o, her nasıl olduysa sizin camiaya alaka besledi. Bu işi bunaltıcı ve tekdüze buluyor, heyecan arıyor zahir. Ne yaparsın! o da öyle bir çocuk işte. Senden isteğim, dünyanın kaç bucak olduğunu öğrensin, zorlukları yaşayarak görsün ve bilsin ki evinin, ailesinin ve aç midesini doyuran işin kıymetini anlasın. Acı çeksin ama bu acı kararında olsun ki, eziyete meyledip hayata küsmesine neden teşkil etmesin.
– Rüstem Efendi! dediklerini ve benden istediklerini harfiyen anladım. Oğlunu bana emanet etmekle sırtını da bana yaslamış oldun ve bilesin ki, eğer bir gün hançerim kuşağımdan çıkacak olursa, asla o sırta saplanmayacaktır.
Bu sözler, Darıcı Rüstem’i vermiş olduğu kararında teyit eder nitelikteydi ve Tulumbacı Hüsnü’nün güvenilecek bir insan olduğuna iyiden iyiye kanaat getirmesini sağladı. Oturduğu döner koltukla olduğu yerde arkasına dönüp cebinden çıkardığı anahtarı ile ardındaki duvara yapışık duran yeşil çelik kasanın kilidini açtı. Kasanın rafından, kağıt 50 kaimelerden oluşan yüzlük bir deste alıp toplam 5000 kaimeyi masanın Hüsnü’den tarafına koydu ve şunları söyledi;
– Tulumbacı Hüsnü, buraya kadar yaptıklarının insaniyet namına olduğunu kabul ediyorum. Bu kaimeler, bundan sonra yapacakların için verilmiştir, bir anlamda iş içindir, böyle bilesin…
Hüsnü, bu kadar parayı bir arada hiç görmediği gibi kağıt parayla ilk tanışıklığı da bir vesile gittiği Tefeci Arsen’in iş yerinde olmuştu. Bir paralara, bir Rüstem’in suratına baktı. Rüstem’in gülümseyen yüzünü ve “hadi! çekinme al” diyen bakışlarını görerek paraya davrandı. Tomarı ile alıp kuşağına yerleştirdi. Ayağa kalktı ve elini Rüstem’e uzatarak;
– Gönlünü ferah tut Darıcı Rüstem, bizde emanete hıyanet olmaz! İşin-gücün rastgele…
dedi ve hızla merdivenlerden aşağı inip tezgahtarların meraklı bakışları arasında dükkandan ayrıldı.
-devam edecek-