“Bilmek. Bu da ürkütüyor. Gene de biliyorum:
Kapanmaz yağmurun açtığı yaralar çocuklarda.”
– İsmet Özel
Ben kasabalı çakaldım. Diğer ikisi kır çakalıydı. Teyze oğullarıydık. Senenin bir kısmını kasabada bir kısmını kırda geçiriyordum. Kasabadan kıra, onların yanına geldiğimde artık kullanılmayan o evi yıkmaya karar vermişlerdi. Şimdi üç yavru çakal harman yerinde eski bir evi taşlıyorduk. Aldığı darbelerden metruk evin penceresinin üstünde yay gibi bir çatlak oluşmuştu. Hepimiz özellikle bu bölgeye taş yağdırıyorduk. Çetin bir savaş veriyorduk. Harman yeri sanki cenk meydanıydı. Düşmanımız belliydi. Uzaktan bakılınca ev sağlam görünüyordu ama biz zayıf noktasını keşfetmiştik. Çakal aklımızla çatlağın evden ayrılacak ilk parça olduğunu seziyorduk. Küçük çakal birliği devi çökertmeye çalışıyordu. Bir zaman böyle yaylım ateşine tuttuk. Her çakal atabildiği en büyük taşı atmaya, düşmana en ağır darbeyi indirmeye çalışıyordu. Çoğu zaman büyük taşlar hedefi bulmuyor evin penceresinden içeri veyahut duvarına çarpıp yana düşüyordu. Bunlardan birini doğru yere isabet ettiren çakal kendisiyle gururlanıyor, hırsı daha da artıyordu. Evin çevresi irili ufaklı taşla dolmuştu ama kendisi henüz bir bütün olarak duruyordu. Adeta yarış halindeydik. Büyük taş atacak olan “Ateşkes!” deyip evin yanına kadar sokuluyor, gülle gibi fırlatıyordu. Geri kalanlar O’nu bekliyordu. Atışını yapıp geri döndüğünde tekrar savaş naraları atarak saldırıyorduk hep beraber.
Elime ne gelirse atıyordum eve. Avcuma tam oturan üçgen prizma şeklindeki bir taş buldum ve çatlağa doğru fırlattım. Çatlağın öyle bir yerine gelmiş olacak ki bu yay biçimindeki kütle büyük bir gürültüyle yere saçıldı. Sonunda parçayı koparmıştık. Kalede ilk gediği açmıştık ama gürültü bizi korkutmuştu. Hepimiz hızla deliklerimize saklandık. Uzaktan izlediğimiz kadarıyla evin yıkık cephesi tozdan gözükmüyordu. Bir müddet bekledikten sonra son durumu incelemeye gittik. Bu kadarını hiçbirimiz ummuyordu. Sandığımızdan daha büyük hasar almıştı ev. Yıkılan duvarın parçaları oldukça geniş bir alana yayılmış görev başarıyla tamamlanmıştı. Bu evin el kuvvetiyle yıkılabileceğini anlamış, bu macerayı sonlandırdık.
Bir ara evin bizimle konuşmasını bize bir şeyler söylemesini bekledim. Bana her nesne konuşacakmış gibi gelir. Sanki yeterince istersek onlara kulak verirsek dilleri çözülüp bir ses vereceklermiş gibi gelir. Eğer bu bugüne kadar olmamışsa bizi konuşmaya değer bulmamış olmalarındandır. Henüz kulaklarımız yeterince iyi duymuyordur, kalbimiz katılıktan kurtulmamıştır. İşte o ev de “durun beni yıkmayın” veyahut “ben yaşlandım artık yıkın gitsin” demedi. Bir ses duyamadım. Canını o kadar acıtmamıza rağmen gık demedi.
Çakal birliği artık yeni görevler almaya hazırdı. Bundan sonra bir takım basit görevler edindik. Kayaları yuvarlama, küçük çapta yangınlar, ok yapıp köylülerin hindilerini avlama, bostanlardan kavun karpuz aşırma gibi. Bizi en çok heyecanlandıran ve tatmin eden maceraların başında aşırma geliyordu. Başkasının bahçesinden meyve aşırdık mı ağzımızı şapırdata şapırdata yiyorduk. Bunun keyfi hiçbir şeyde yoktu ya mali değeri olan aşırmaların heyecanı bambaşkaydı. Bazen çakal birliğine destek kuvvet ekler köy bakkalına dalardık. İçimizden biri parayla gofret alırken bakkalı oyalar diğerlerinden biri de bisküvi ya da aydın doldururdu cebine. Sonra beraberce çıkar köy merasında veya mezarlık yolunda ganimeti mideye indirirdik. Giderek daha değerli şeyleri aşırmaya başladık.
O günlerde köydeki bir eve misafir gelmişti. Arabasını kolaçan ettik. İçinde açık duran bir karton malbora vardı. Yarısından çoğu duruyordu. Bu da işimizi kolaylaştırıyordu. Arabanın kapısı kilitli değildi. Birlikten biri sessizce içeri süzüldü. Bir paket sigarayı yürüttü. Biz çakallar sigara içmezdik. Ekseriya Birinci marka içilen bu köyde mavi bandrollü alman malborası bize cazip gelivermişti. Yürüttüğümüz paketi susanın altındaki küçük köprüde dumanladık. Hoşumuza gitmişti. Baktık gördük kimse fark etmiyor; birkaç saat sonra bir paket daha yürüttük. Onu da köyün muhtelif yerlerinde gizlice içtik. Sigaraya alışacaktık bu gidişle. Daha doğrusu sigaraya değil de alman malborasına. Belki üçüncü paketi de yürütecektik ama arabanın olduğu yere bir daha yaklaştığımızda arabanın gittiğini gördük. Misafir ayrılmıştı oradan. Bir daha çalamayacağımıza üzülüp yakayı ele vermediğimize sevindik. Beceriyle gerçekleştirdiğimiz soygun çakal birliğini daha da cesaretlendirmişti.
O eve sonraları başka misafirler gelmişti. Onların da arabası vardı. Yalnız onların arabaları daha pahalı ve kilitliydi. Aradan birkaç gün geçmişti ve biz soygun planını yapmıştık. Bu sefer para çalacaktık. Para arabada değil sofadaki askıda duran çantanın içindeydi. Büyük kuzen önce bir miktar yürütmüştü. Bizden ayrı davranmıştı. Parayı gidip hemen bakkalda yemiş, orda bulunan çakallara ziyafet çekmişti. Bizim sonradan haberimiz oldu. O yaptıysa biz de yapabilirdik. Cesaretlenip çantadan biraz daha fazla yürüttük.
Bir planımız vardı. Kasabaya gidecek köyde bulunmayan parlement marka bir sigara alacaktık. Sonra birbirimize havalı havalı bayramda seyranda şundan bundan duyduğumuz gibi “Ver bakalım bi parlakamet de yakalım” diyecektik. Geriye bir miktar daha para kalıyordu. Onunla da gelsin gazozlar gitsin çikolatalar… İyi hesap yapan çakallardık. Hesabımızı, parayı en istediğimiz şeylerin önceliğine göre harcayacak şekilde yapmıştık. Birlikten kopan çakal gibi çar çur etmeyecektik.
Kaç gündür plan yapıyor, bu hayalle yaşıyorduk. Parayı, bir kısmını yıktığımız evin içindeki taşların arasına sakladık. Ertesi gün kasabaya gidecektik. Gece olmuş yuvamıza çekilmiştik. Yan gelip yatmış sabırsızlıkla sabahı bekliyorduk. Fakat beklemediğimiz bir gelişme oldu. O son geceyi savuşturamadık. Bizi o ev birilerine ya da bir şeylere, o gece o gecenin sessizliğinde fısıldamış olmalıydı. O şeyler başka şeylere onlar başkalarına… Parasını çaldığımız misafirlerle ev sahipleri aniden bizi bastırdılar. Tanıdık insanlardı ev sahipleri. Daha önce de ufak tefek itiş kakışımız olmuştu; en fazla taş atmışlar, bağırıp çağırmışlardı. Bu sefer çok kızgındılar. Onların misafirleri aynı zamanda müstakbel dünürleriydi mağdurlar. Amansız bir sorgudaydık. Dünya başımıza yıkılmıştı. Ağır hakaretler ve sopa altında ölüp ölüp diriliyorduk. Konuşamıyorduk. Biz çakallar insanlarla konuşamazdık. Benim ortağı kuyruğundan tuttukları gibi paranın yerini göstermeye götürdüler. O bir daha gelmedi. Ben de yakalandığımız yerde yediğim dayağa fazla dayanamadım. Leşimi köpeklere attılar.
Biz zenginlerden aşırırdık. Onları da öyle sanmıştık. Değillermiş meğer!