Beklediği bir şeyler vardı, kuşkusuz, biliyordu. Tam adını konduramadığı ama içinin derinlerinde eksik kalan, tamamlanmayı bekleyen bir şeyler… Hayat uzun bir tren yolculuğu gibiydi son günlerde. Bir yandan ha geldi ha gelecek bir yandan da hiç varamayacak gibi bir his vardı içinde. Beklediği neydi? Tam olarak bilmiyordu. Cuma gününün gelmesini, tatili, toplantının bitmesini, birilerinin konuşup, birilerinin susmasını, mesai saatinin gelmesini, terfi almayı, ilkbaharı, trafiğin bitmesini bekliyordu.
Çalıştığı bilgisayardan başını kaldırıp saatine baktı. Mesaisi bitmesine rağmen göze batmamak için biraz oyalanıp 10-15 dakika sonra çıktı şirketten. Bir “oh” diye nefes alması, trafiğe girmesiyle son buldu. Yolda giderken akşam ne yemek yapacağını düşündü. Et haşlaması yapmaya karar verdi; etleri buzluktan çıkarıp buzdolabı poşetiyle sıcak suya koyarsa hemen çözülürlerdi. Ama evde havuç yoktu. Eyvah! Havuç almak için markete uğraması lazımdı, şu trafikte bir bitmiyordu ki. Yeşil ışığın yanıp, önündeki arabaların stop lambalarının bir bir sönüp, yavaşça ilerlemelerini bekledi. Alelacele arabayı park edip markete girdi. Havuçlara bakınırken kendisini haftalık mutfak alışverişini yaparken buldu. Apartmanın otoparkına girdiğinde hava çoktan kararmıştı. Ellerini yıkayıp, üstündekileri değiştirip, hiç oturmadan yemeği hazırlamaya koyuldu. Yemek olmak üzereyken kocası girdi içeri, günün en neşeli, içten anları. Birlikte sofrayı kurdular. Popüler bir yabancı diziyi izlerken yediler yemeklerini. Bulaşıkları yıkarken günlerinin nasıl geçtiğini anlattılar birbirlerine, kötüye giden ülke gündemini konuştular, hafta sonu ne yapacaklarına karar vermeye çalıştılar.
Sonra telefonlara daldılar. Instagram’a bakarken üniversiteden arkadaşının çocuğunun doğum günü fotoğraflarına denk geldi. Kocaman bir salon abartılı makyaj ve kıyafetler, herkesle teker teker çekilen aynı pozlar ve gülümsemeler. “Yaşım geçiyor artık çocuk yapmalıyım” diye düşündü, gerçekten bunu isteyip istemediğini bile bilmeden.
Günün yorgunluğu iyiden iyiye bastırırken, bir türlü bitiremediği romanını aldı eline, nerede kaldığını bulmaya çalıştı. Loş ışıkta çayını yudumlayıp kitabını okudu. Bu saatte istediği edebi bir metinden çok, zihnini günün stresinden uzaklaştırmaktı. İşe yaradı da; yarım saate kalmadan düşüverdi göz kapakları. Yavaş yavaş uykuya dalarken dışarıda sert bir rüzgâr esiyor, yılın ilk karı usul usul yağıyordu. Rüyasında bir trende yolculuk ederken gördü kendisini. Cam kenarından dışarı baktığında çocukluğundan hayal meyal hatırladığı bir bozkır manzarasıyla karşılaştı: uçsuz bucaksız bir sarı, yer yer kahverengi tarlalar, tek tük ağaçlar… İnsanda “zaman hiç akmıyor” hissi yaratıyordu.
Gün aydınlanmadan uyandı, ama çıkmak istemedi yataktan. Tekrar dalıverdi uykuya, sabah cep telefonunun çalar saatiyle uyandı zoraki. İşe geç kalmamak için hızlı hızlı hazırlandı, ayaküstü kahvaltısını yaptı. Aynanın karşısında makyajını yaparken rüyasını hatırladı, önünde uzanıp giden bozkırı ve karşı koltukta oturup ayağını koltuğun kenarına vurup duran çocuğu. Kıvırcık saçları özenli toplanmış, sanki bir yerlere gitmek için hazırlanmıştı. Üzerinde, açık mavi renkte, yakasında çiçek ve kelebek desenleri olan bir elbise vardı. Ama o benim elbisemdi, dedi kendi kendine. “Annem 7. yaş günüm için almıştı”. Karşısındaki koltukta, sabırsızlanıp, artık bu sıkıcı yolculuktan inmek isteyen küskün ağlamaklı çocuk kendisiydi. Ama o, bunu düşünemeden koştura koştura çıktı evden, geç kalmış, yine trafiğe yakalanmıştı.
Yazan: Meryem Pehlivaner