Öykülerde bir karakterim var: Gurbet Hanım. Uzun yıllar boyunca pek çok isim denedim, pek çok yüz; ama bir süredir o kaldı, yalnızca o. Nedenini sorgulamadım. Sorgulasam, biliyorum, kendimi ilk yazdığım öykünün sayfalarında bulurum.
Metaforlarla anlattım hep. Kimsenin bilmediği, bilmem kaçıncı tekil şahıslarla. Ben diyemedim çünkü “ben” demek bir kırılganlık değil, bir kopuştu gözümde, seçtiğim kelimelerde herkes kendinden bir şey bulmalıydı. Anlaşılmak, soyunmak değil, ayna tutmaktı.
Tam bu düşünceler zihnimde dolaşırken anlaşılmak üzerine fırtınalar koptu. Bir süredir devam eden fırtınanın yeni perdesi. O yorgun akşamın ardından geldi hepsi.
Bir yıldır maddi kazancımın olmadığı bir ilki yaşıyorum. Liseden bu yana çalışan, kendini döndüren biri için bu ağırlık başkadır. Hele 37’nin bitip 38’e günler kaldığında, hayallerinin gerisinde olduğunu bilen biri için her geçen an hafifçe bir tokat gibi düşer. Bu süreçte en çok anlaşılamamak yaralıyor. İçinde bulunduğum yeri anlayabilecek kaç kişi olduğunu düşündüğümde, bir tane çıkıyor; ama ben yalnızca derdimden ibaret değilim ki.
İki yıllık bir psikoterapi sürecim oldu. Terapiye gitmesi şart olduğu hâlde gitmeyen ailelerin, terapistlerden ayakları kesilmeyen nesliyiz. Bunu kabul etmek zaten başlı başına bir şeyleri çözmek demekti. Psikodinamik yöntemden ötürü, terapistim sorular sorar; cevapları ben bulurum. Bir gün şaka yollu söyledim: “Bu derdimi de ben çözüyorum.” Şaka elbette; ama çocukluktan taşınanları hiçbir yöntem silmiyor. Yalnızca beraber yaşamayı öğretiyor. Bazı sorular hâlâ muallak. Olsun.
Şimdi hafif rüzgârlı bir hafta sonu. Bu rüzgâr inanılmaz güzel hissettiriyor. Battaniyenin altına girip ağaçlara bakarken uyusam diye geçiyor içimden. Ama bu mahallede binaların sahte balkonlarındaki çiçekler dışında yeşillik yok. Tıpkı bazı insanların içindeki anlama boşluğu gibi: beden var, duygu yok. Hissedilen tek şey kendi başa gelenlerin ağırlığı.
Neden böyle?
Uzatmaya gerek yok: empati eksikliği. Bencillik de var, o ayrı bir yara. Ama asıl fark ettiğim şu; güçlü duranın ihtiyacı görülmüyor. Şikâyet etmeyenin, yıkılmayan gibi görünenin yükünü kimse sormuyor. Her şeye sahip olup anlamsız şeyler için ağlayanların elini tuttum, dertlerini dinledim; sonra dönüp kendi yükümle yalnız kaldım. İnsan neşeli olmanın ve hayatı sevmenin bedelini “o zaten halleder” olarak ödüyormuş.
Her şeyi sorguluyorum… İçimdeki yaratıcı inancı dışında her şeyi. O inanç tutunma sebebi zaten; sorgulamıyorum onu. Terapistim demişti: iyileşirken etrafınızdaki her şeyi sorgulamaya başlarsınız. Sabit kalanları, sizi tüketenleri. Bu da zihnin çalıştığının işareti. Pişman değilim bundan.
Pişman olduğum şeyler var mı? Var, olmaz mı. Geri dönemem ama geleceğimi esir de alamam. Arada veriyorum bunu, şimdi yalan yok madem bu kadar samimi bir şey yazmadım, bu samimiyet de burada kalsın.
İnsanları anlatmak istedim bu yazıda. Tahammülü zor insanlar. Ama özlerinde iyi, diyorlar. Oysa iyilik kadar içi boş ve o kadar geniş bir kavram görmedim. Ben iyiliğe şöyle yaklaşıyorum: kötülüğü de bildiği hâlde iyiliği seçmek. Düşünerek konuşmak. Karşıdakinin yerine geçmeye çalışmak, anlayamazsan bile yönelmek. Ama bu, birçok insan için yüktür. Kimse o anlama yükünün altına girmek istemiyor.
Ben neden giriyorum peki? Çok mu iyi insanım? Hayır. Düpedüz zaafları olan, hataları olan biriyim. İyi insan olduğumu iddia edemem; ama kötü olmadığımdan eminim.
Bu yazıyı neden yazdım?
Çevrenizde yük taşıyan biri varsa ona yükünü küçümsemeyin. Zaten umutlu birine olumsuzluğunu hatırlatmayın. Maddi dar boğazda olanın zihnine “iyi düşünce” taşımaları göndermeyin. Sağlığında sarsıntı yaşayanın acısını başkasının sağlığıyla denklemeyin. Ve size her şeyini döken ama konu sizin derdinize geldiğinde “geçer” diyen biri varsa bazen durmayın.
Bunu yaptığım için değil; artık farkında olduğum için yazıyorum. Uygulamayı süresiz sürdürmenin de bir sınırı var.
Son olarak şunu söyleyeyim: kendini dahi anlamamış birinin sizi anlamasını beklemeyin. Kendi içindeki duyguyla yüzleşemeyenler, kalbinizin derinliğine nasıl yetişsin?
Sayı: 71