Galata Semtindeki Zahireciler Çarşısı, kapak taşlarından örülü genişçe bir sokağın her iki tarafında birbirlerine yaslanmış gibi duran büyüklü-küçüklü, iki katlı ahşap dükkanlardan oluşur, dükkanların zemin katlarında, toptancı esnafın perakende müşterileri için sergiledikleri açık zahire çuvalları bulunurdu. Şayet, müşteri toptan alım yapacaksa numuneleri buradan görmüş olurdu. Üst katlar ise dükkan sahiplerinin çalışma mekanları, bir nevi makam odalarıydı. Sadece hatırlı müşterilerin buyur edildiği bu odalar zaman zaman çetin pazarlıklara da sahne olurdu. Zahire toptancılarının asıl depoları ise şimdilerde yıkılmış Galata Surları’nın dışında, tersane yolu üzerinde bulunurdu.
Çarşı sokağının ortalarına yakın bir yerden iki dükkan arasındaki daracık bir geçitle Zotiko’nun Meyhanesi’nin bulunduğu arka sokağa geçilirdi. Bu sokağın bir ucu çıkmazdı. Yaklaşık üçyüz arşın uzunluğundaki sokağın diğer ucunda, surların çevrelediği Yanıkkapı Meydanı ve kapının tam karşı köşesinde de Çınarlı Kahve bulunurdu. Yanıkkapı, Galata Surları üzerindeki önemli kapılardan biriydi zira bu kapıdan çıktığınızda, sağlı-sollu geniş bahçeli evlerden ve sebze bostanlarından geçip Haliç’e, sahilden devam ettiğinizde ise tersane yoluna ulaşırdınız. Bu sebeple meydanda gün boyu insan trafiği hiç bitmezdi. Hatta gece geç saatlerde bile.
Çınarlı Kahve, gündüz vakti çarşı esnafının çay, kahve, nargile içip sohbet ettiği, iddialı tavla ve domino oyunlarının oynandığı sakin bir mekan olsa da gece dokuz-on sularında adeta kabuk değiştirir ve bitirimlerin, kabadayıların uğrak yeri haline gelirdi. Naçar kalmış gayrimüslim kadınları sermaye edinen mamaları bir bir haraca kesen Daltaban Ali ve taifesinden tutun, henüz otuzbeşine varmasa da baba katilliğinden yarı yaşını kodeste geçirmiş Tulumbacı Hüsnü’ye, Haliç’teki Balık Halinden haraç toplama arbedesinde yediği sustalı kesiğinden sağ kulağı ikiye ayrılmış, sağ yanağında üst dudağına kadar derin bir iz oluşmuş Adalı Ethem’e, Tefeci Arsen’in gözde tahsilatçısı Mekri Necip’e varana kadar kanun ve nizam dışı işleri meslek edinmiş kimi arasan orada bulabilirdin. Kısacası, it-uğursuz yatağıydı. Öyle ki, Zaptiye Çavuşu Abdulkadir Efendi bir vakitler “Devlet-i Ali’nin izni olsa da şu kahveyi bir gece ateşe verip müdavimleriyle birlikte yaksak, değil Galata tüm İstanbul rahat bir nefes alır.” demişti.
Doğrusu, bunca gayrinizami adamı bir arada, kavgasız-gürültüsüz tutmak da bir maharet işiydi. Çınarlı Kahve’nin sahibi Baba Hakkı olmasa zannederim bu işi becermek pek de mümkün olmazdı. İlkin, her kabadayının masasına hizmet eden ayrı bir çırak gerekliydi zira, bir kahveci çırağı iki masaya birden bakıp içlerinden birine çayı, kahveyi ya da nargileyi öbüründen önce götürse arbede kopardı. Gece müşterilerinin hepsi, kıvılcım bekleyen birer barut fıçısından farksız olan kahvehanede herkesin oturacağı masa önceden belliydi. O masanın sahibi gelmeden önce başkaları tarafından işgal edilmiş olsa da asıl sahibi dükkandan içeri girip
– Selamın aleyküm ağalar…
dediği anda kalkılır ve masa gerçek sahibine teslim edilirdi. Jargon bu idi. Kendileri kanun ve nizam dışı insanlar olsalar da Çınarlı Kahve’nin kendine has kanunlarına herkes riayet ederdi. Nadiren etmeyen çıktığı vakit Baba Hakkı yerinden kalkar ve o şahsa haddini bildirirdi.
Diğer geceler gibi o sıcak yaz gecesi de Çınarlı Kahve’nin birbirinden ağır müşterileri vardı. Müdavimlerden Mekri Necip, Adalı Ethem, Daltaban Ali ve Tulumbacı Hüsnü yancılarıyla birlikte tastamam masalarına oturmuş, bir taraftan o gün yaşanan olaylar ve elde ettikleri hasılat üzerine konuşurlarken diğer taraftan yan gözle öbür masaları süzüyor ve onların hasılatlarına kulak kabartıyorlardı.
Kalabalık bir kahvehane ortamından beklenen uğultu ve nargile fokurtuları dışında ortama sükunet hakimdi. Ta! ki bu sükunet halini Zotiko’nun Meyhanesi tarafından gelen nara sesleri bozana kadar. Kahvehanenin ağır ağabeyleri, beklenenin aksine bu duruma pek ilgi göstermediler. Haksız da sayılmazlardı zira, meyhanede kafayı bulup kendini külhanbeyi zanneden onca insan vardı memlekette. Hangi biriyle başa çıkacaklardı. Üstelik, sarhoş olup nara atan her insana kafa tutmak da nam sahibi bir kabadayıya yakışmazdı. Buna mukabil, akordu bozuk nara sesleri hızla yaklaşıyor, sıcaktan ardına kadar açılmış kahvehane kapısından engelsiz içeri giriyordu. Her kimse, kahvehaneye doğru ilerliyordu.
Mekri Necip dayanamayıp ortaya konuştu;
– Ulan deyyus! Nara atıyorsun bari adabıyla at da adam desinler.
Daltaban Ali bu söze bekletmeden karşılık verdi;
– Yeni ötmeye durmuş Denizli horozu misali çatallanıyor dalyarağın sesi.
Bu konuşmalar, çıraklar dahil kahvehanedeki herkesi güldürmeye yetmiş gülüşmeler bittiğinde ise nara atan kişi kapının önüne kadar gelmişti. Sendeler haline bakılırsa kafası kıyaktı. Kollarını iki yana açıp kapının sövelerinden sıkıca tuttu. Yere bakan yüzünü içeri çevirdiğinde kandillerin ışığıyla aydınlanan çehresi ortaya çıktı. Beyaz çilli yüzü, çakır gözleri, uzun ince boyu ve sola yatık duran fesli kel kafasıyla Çiçili İdris’ten başkası değildi kapıdaki. Kahvehanedeki herkes, yüzlerinde aynı gülümser ifadeyle, hatta biraz da acıyarak bu 17′ lik delikanlının o masum ve çocuksu yüzüne bakıyorlardı ki Çiçili İdris ard arda üç-dört derin nefes alıp kapı eşiğinde bir nara daha patlattı.
– Heeeeeyt! Var mı ulan bana yan bakan?
Bu kez Tulumbacı Hüsnü aynı güler yüzle, istifini bozmadan karşılık verdi;
– Canına mı susadın sen, hergele?
Çiçili’den gelen karşılık gecikmedi;
– Ulan! Benim canımı alacak adam daha anasından doğmadı.
Bu söz, yüzlerdeki ifadeyi bir anda değiştirdi. İşin eğlence olmaktan çıkıp kötüye gittiğini gören Baba Hakkı, her zamanki gibi durumdan vazife çıkararak yerinden kalktı ve kapıya doğru ilerledi. Çiçili’nin kolundan tutmaya yeltendiği sırada ise hiç beklenmeyen bir şey oldu. Çiçili, bir an için boşta bulunan Baba Hakkı’yı omuzundan yakaladığı gibi kendine doğru çekti ve ayağına çelme atıp eşikten dışarı yuvarladı. Yaşlı adam neye uğradığını anlamadan kendini kapı önünün taş zeminde buluverdi. Çıraklardan ikisi, ustalarını yerden kaldırmak için dışarı fırladılar. İkisi ise Çiçili’ye doğru hamle etti fakat Çiçili, öndekinin böğrüne öyle okkalı bir tekme savurdu ki çocuk yerde solucan gibi büküldü kaldı. Uzun süre doğrulamadı. Arkadan gelenin önce yüzünü tırnakladı, ardından saçlarından yakaladığı gibi kafasını kapı sövesinin sivri kenarına çaldı. Mekri, yancılarına göz edip olaya müdaha etmelerini isteyince iki yancı ayağa kalktı. Biri sustalıyı çekti ve koşarak Çiçili’nin üzerine yürüdüler. Yancı, sustalıyı İdris’in gövdesine sokmaya yeltendi fakat Çiçili, kıvrak bir bel hareketiyle saldırıyı geçiştirdiği gibi yancıyı ense kökünden yakalayıp bir çelme de ona taktı ve aynen Baba Hakkı gibi onu da kapıdan dışarı yuvarladı. Bu sırada ikinci yancıdan sağlam bir yumruk yedi ve sendeledi ama birkaç saniye geçmeden aynı etkide bir tekmeyle ona da karşılık verdi. Salapurya ayaklarına giydiği frenk işi potinlerin burun kısmında bulunan çelik mahmuzlar, isabetle savurduğu her tekmeyi beygir çiftesine denk bir tesire ulaştırıyordu. Kahvehanedekilerin sabrı iyiden iyiye taşmış tahammüller tükenmişti.
Ağır abilerin hepsi birden yerlerinden kalkıp Çiçili’nin üzerine yürüdüler. Çiçili’ye ilk ulaşan Tulumbacı Hüsnü oldu ancak, tam yumruğunu kaldırmıştı ki Çiçili bir kedi kıvraklığında onun üzerine sıçrayıp boynuna dişlerini geçiriverdi. Nasıl ısırdıysa, Hüsnü’nün boynu bir anda kan içinde kaldı ve gayriihtiyari “yandım anam!” diye ünledi. Mekri Necip, Çiçili’yi kolundan ve bacağından kavradı-kavramasına da Tulumbacı Hüsnü’den söküp alması pek de kolay olmadı. Zamk gibi yapışmıştı sanki kerata. Mekri, İdris’i güçlü kollarıyla çektikçe Hüsnü de beraberinde geliyordu. Ne vakit “Ya! Allah” deyip iman kuvvetiyle asıldı, işte o vakit söküp aldı Çiçili’yi Hüsnü’nün bedeninden ve aldığı gibi kahvehanenin taş zeminine sırt üstü çaldı. Yerde yediği tekmelerin haddi-hesabı yoktu. Ağzı, burnu ve kulaklarından kan gelene kadar, başının ya da vücudunun neresine geldiğine bakmadan, “Allah yarattı” demeden var güçleriyle tekmelediler. Buna mukabil, Çiçili’nin çenesi hâlâ durmuyor, boğazını dolduran kandan olsa gerek, gargara sesine benzer bir sesle önüne gelene sövüp-sayıyordu.
Baba Hakkı baktı ki Çiçili İdris bu dükkandan sağ çıkamayacak,
– Durun ağalar! Yeterin gayrı. Gençliğinin değilse, babası Zahireci Rüstem’in hatırına durun!
dedi. Sanki, haşa! Allah’tan emir almışlar gibi bir anda durdular. Baba Hakkı, çıraklardan birini Zahireci Rüstem’in evine yolladı. Çok geçmeden Rüstem ve kardeşleri koşar adım kahveye geldiler, İdris’i kucaklayıp götürdüler. Onlar geldiğinde, yaşanan arbede yüzünden sinirleri bozulan Galata’nın meşhur kabadayıları ve yancılarından oluşan güruh, Çınarlı Kahve’yi çoktan terk etmişlerdi.
Zahireci Rüstem o geceyi, Fatih’teki Haseki Hürrem Sultan Darüşşifası’nın bahçesinde biricik oğlundan sıhhat haberleri beklemekle geçirdi. Sabah muayenesinden sonra hekimler, “iki tam gün beklenmeden bir şey söylenmez, iki gün dayanırsa yaşar, lakin nasıl yaşar orasını Allah bilir” dediler. Rüstem, hastabakıcıları bir bir gördükten, ceplerine bol keseden bahşişler bıraktıktan sonra eve uğramadan doğrudan dükkanın yolunu tuttu.
17’lik yeni yetme oğlan, o yaşına kadar babasından bir fiske dahi yememişken, toplasan yarım saat içinde adam olana ömür boyu yetecek kadar dayak yemişti. Öte yandan onca kabadayı ve yancısını, adeta kelleyi koltuğa alıp yarım saat meşgul etmek de azımsanacak bir cesaret misali değildi doğrusu.
– Dayak yemeyle de meşhur olunur muydu hiç? Olunmuştu işte!
O gece Galata, Zahireci Rüstem’in oğlu İdris’in yerini alacak ‘Çiçili İdris’ ile tanıştı. Sonrasında, adı dilden dile öyle bir yayıldı ki; koskoca Zahireci Rüstem, “Çiçili İdris’in babası” olarak anılır oldu.
– devam edecek –