Büyük çoğunluğu eğitimsiz ve beden gücüyle çalışarak hayatta kalma mücadelesi veren insanlardan oluşan Osmanlı Tebaası pek farkında değildi ama Sultan Abdülmecid tarafından 1839 Kasımı’nda ilan edilen Tanzimat Fermanı’ nın yarattığı değişim, ülkenin en uzak köşelerindeki devlet kurumlarında bile güçlü bir biçimde hissediliyordu. Mutlakiyetten meşrutiyete geçişin ilk adımlarının atıldığı bu dönem, Osmanlı Devlet Yönetimi’nde büyük bir yapısal dönüşümü zorunlu kıldı. Batılılaşma yönünde atılan bu önemli adımla devletin, içerde yönetimi ve dışarıda temsilinden tutun da, iç güvenlik ve asayişi sağlamakla görevli kurumlarına, adli sistemine, ceza muhakeme usul ve yasalarına varıncaya kadar her alanda köklü değişimleri beraberinde getirdi.
Misalen, “mal, can ve namus konusunda şer’i hüküm gereğince tebaaya devlet garantisi verildiği” belirtilerek, “ceza davaları açık ve tam tekmil görülmedikçe ve suçlular hakkında şer’i hükümler verilmedikçe, kimsenin açık ya da gizli şekilde öldürülemeyeceği, buna yönelik çıkarılacak ceza yasalarının ihlali halinde ise uygulanacak cezaların, ilgili tüm devlet memurları için geçerli olacağı” çok açık bir dille ifade edilmişti. Bu, düpedüz şu anlama geliyordu; bundan böyle zaptiyeler, Osmanlı Sultanı’ ndan kuvvet alarak ve bir anlamda onun yetkilerini kullanarak, Devlet-i Ali’nin astığı astık-kestiği kestik kolluk kuvvetleri şeklinde davranamayacaklardı. Daha açık ifadesiyle, karakollarda zanlıları falakaya yatırıp zor kullanarak ifade almak ve bu ifadelere dayanarak onları ağır cezalara çarptırmak eskisi kadar kolay olmayacaktı.
Tanzimat Dönemi’nin ülke yönetimine getirdiği yenilikler ve toplumun küçük de olsa sürükleyici bir kesiminin batılı yaşam tarzına ayak uydurmasındaki olumlu katkıları yadsınamazdı elbet fakat halkın huzurunu bozan soyguncuları, yankesicileri, dolandırıcıları cesaretlendirdiği de bir gerçekti. Nitekim, Tanzimat Fermanı’nın ilanından bir süre sonra, o güne kadar kimsenin tanımadığı, bilmediği sayısız soyguncu, yankesici ve dolandırıcı, özellikle İstanbul’da, ticaretin hareketli olduğu semtlerde esnaf ve tacirlerin canlarını yakmaya ve asayişten sorumlu zaptiyelere “illallah!” dedirtmeye başladılar. Eskiden mümkün müydü böyle bir şey! Bırakınız suçu sabit görülenleri, zanlılar dahi bir kuytu köşede zaptiyelerce kıstırılır, kurşunlarına hedef olur, sonrasında da kim vurduya giderlerdi.
1860’ların başında adı dilden dile dolaşmaya başlayan; Darıcılar’ın Rüstem’in Oğlu Çiçili İdris de işte! böyle bir soyguncuydu. Fakir bir ailenin çocuğu olsa neyse, “ açlık ve yokluk insana neler yaptırmaz!” der geçilirdi fakat onun durumu hiç de zannedildiği gibi değildi.
Eskipazar Nahiyesi’nden Darıcılar’ın Rüstem, bir zamanlar o bölgenin en bilindik mısır tacirlerinden biriydi. Üç kardeşiyle birlikte yörenin, bahçelerde-damlarda kurutulmuş mısırlarını kapı kapı toplar, at arabalarıyla Taşbaşı’ndaki Rum Kilisesi’nin önünden İskeleye, Karadeniz’e indirir, oradan da takalara yükletip İstanbul’a sevk ederdi. Oğlu İdris henüz iki yaşındayken, ata toprağını terk edip babası ve kardeşleriyle birlikte İstanbul’ a göçmüş, ticaretin kalbinin attığı Galata Bölgesi’ne yerleşmişlerdi. Bir süre sonra, Kule’nin hemen dibindeki, Frenk bankerleriyle meşhur Ecnebi Hanı’nı seksen-yüz arşın geçince sol koldaki taş sokakta karşınıza çıkan Zahireciler Çarşısı içinde hatırı sayılır büyüklükte bir dükkan açtılar. Bugün, eski ihtişamlı halleri kalmasa da ağızlarından haram lokma geçirmemiş, sözüne-senedine güvenilir insanlar olarak tanınır-bilinirler.
Çiçili’ye gelince; dört kız kardeşten sonra doğan tekne kazıntısı, küçüklüğünde babası Rüstem’in göz bebeğiydi. Çocukluğu, yediği önünde yemediği ardında geçti. Babadan bu denli yüz bulunca da arsız, huysuz, hadsiz bir delikanlı olup çıktı. Semtin akıllı-uslu gençleri böylesi birini aralarında görmek istemeyince o da Mekri Necip, Daltaban Ali, Adalı Ethem gibi Galata’nın bitirimleri ile Anuşka adında, geçkin yaşına rağmen yeni yetme erkeklere düşkünlüğü ile bilinen bir kadına meyletti. Derler ya! “Evladın hayırlısı” diye, boşa değil! Rüstem onu, ipsiz-sapsızların arasından, Anuşka’nın kollarından kurtarmak için çok çabaladı ama nafile! Vakti geçirmiş, atlı tramvayı kaçırmıştı bir kez.
Kendisini tanımam-etmem! Neticede diyenlerin yalancısıyım amma muhabbetine nail olanların ondan bahislerine bakılırsa, minyon yüzü, beyaz teni, yay kaşları, kendinden sürmeli siyah kocaman gözleri, kadife güller misali yumuşacık ve fakat şehvet ateşi ile yanan kor dudakları ile bir afeti devran idi Anuşka. Sihirli şirin elleri, bir daha uyanmamaya yemin etmiş bir erkeğin bedenine temas etse, onu nevbaharda çayıra salınmış bir aygır bedeninin canlılığına kavuşturmaya yeterdi.
Kocası Arsen, sevimsiz, nemrut bir adamdı. Galata Semti henüz Frenk bankerlerin istilasına uğramadan önce ihtiyacı olan esnafa borç para temin eden sonrasında da misliyle tahsilat yapan bir tefeci idi. Parasını zamanında geri ödemeyenlere ise Mekri Necip’in elebaşılığını yaptığı bitirimler güruhunu kullanarak hadlerini bildirirdi. Bir gün ne olduysa sırra kadem bastı. Kendisinden bir daha haber alınamadı. Bunu, ortalıktan kaybolduğu günün bir gün öncesinde, çarşı içerisinde borç yüzünden kavgaya tutuştuğu Aktar Osman’dan bildi zaptiyeler. Onu kodese tıktılar. Günlerce sorgu-sual ettilerse de Arsen hakkında bir bilgi edinemediler. Tevatür o ki, suçlu olan Osman değil Çiçili İdris’ti. Onu, önce surdibinde bayıltana kadar dövüp at arabasıyla sahile taşımış, sonra da sandala bindirerek ayağına taş bağlayıp boğazın derin sularına atmıştı. Zaptiye Çavuşu Abdülkadir Efendi, Çiçili hakkındaki bu tevatüre, içtikleri suyun ayrı gitmediği arkadaşı Darıcı Rüstem’den sebep itibar etmedi. Teamüllere uygun olarak sorgulama yapıldıysa da İdris, sorgu sonucu serbest kaldı. Suçlu gerçekte kimdi bilinemedi lakin olan zavallı Aktar Osman’a oldu, yıllar yılı hapislerde yattı, karısı ve çocukları ziyan-zebil oldular.
Galata’nın işsiz-güçsüz takımından oluşan şehir haramileri arasında ve dul Anuşka’nın ateşli koynunda gençlik dönemlerini geçiren İdris için zahireci dükkanında müşteri beklemenin cezbedici hiçbir yanı kalmamıştı artık. Ona bakarsan parayı, kafayı çalıştırıp kolay yoldan kazanmak dururken sabahtan akşama kadar bir dükkana tıkılıp seksen, bilemedin yüz gümüş mecidiyeye talim etmek hiç de akıllıca değildi. Zekiydi kerata! Ağzı da iyi laf yapardı. Ne çare ki zekasını şeytanın emrine sunmuş, gayrı meşru işlerin adamı olup çıkmıştı. Oysa, karşısına geçip onu tepeden tırnağa şöyle bir süzseniz; beyaz teni, hafif çilli yüzü, masumane bakan ve ışıl ışıl yanan çakır gözleri, uzun boynunun üzerinde her daim sola yatık duran başı ve usturaya vurulu dazlak kafasından düşürmediği fesi ile bir soyguncu olabileceğine asla ihtimal vermezdiniz. Aslına bakılırsa, narin vücut yapısına inat salapurya ayaklarına bir de potin giydi mi soyguncudan ziyade sevimli bir panayır şarlatanına benzerdi.
Belki de sırf bu sevimli hali yüzünden, her defasında yakasını zaptiyelerin ellerinden kurtarmayı başarmıştı. Ta! ki o güne, Frenk banker Mösyö Lampard’ ın ofisinde suçüstü yakalanana kadar.
Devam edecek…