Herkes büyük organizasyonu heyecanla bekliyordu. Her yılın tam ortasında, piyasalara damgasını vurmuş ve başarısı herkesin dilinde olan bu büyük uluslararası holdingin, yarıyıl geçmiş değerlendirmesi ve kalan yarıyıl gelecek planlaması komite başkanı, aynı zamanda holding sahibi Ercüment Bay Bey’in konuşması merak edilirdi. Gün ortasında konuşmasına başlayan Ercüment Bay Bey, konuşmasının tam ortasında durur, akşam ile gecenin tam ortasında ise konuşmasını bitirirdi. Bu konuşmayı bitirir bitirmez, bir sonraki konuşma için yazman, kâtip, hatip ve belagat ustalarından oluşan ekibiyle hummalı çalışmalara başlardı. Yaptığı konuşmalar uzun uzadıya tartışılır, doçentler tez, doktorlar reçete yazmaya koyulurdu. Adliyelerde heyecan, sokaklarda selamlaşmadan sonra hemen yapılan son konuşma değerlendirilirdi. Her nasıl oluyorsa, konuşma esnasında, holdingin hisseleri durdurulamaz bir hızla yükselir, yükselir ve upuzun bir çizgiyle rakiplerinin tüm hisselerini dibe vurdururken, kendisini zirvelerin zirvesine taşırdı. Ercüment Bay Bey’in dünya dışı varlık olduğuna inananlar da vardı, onun bir şarlatan olduğuna kalıbı basanlar da. Yine de kim ne dersin günün sonunda kazanan hep o olurdu. Hakkında sayısız iddia ortaya atılmıştı. Kendisinin zırhlı, tanklı taburu olduğunu yazan gazeteciler bile onun durdurulamaz yükselişini engelleyemiyordu. Aileler yeni doğan çocuklarına onun adını vermek için yarışıyordu. Onun gibi bir insan olsun diye sevdikleri adına nice türbeye çaput bağlayan insanlar çoğalmıştı. Statlarda milli marştan sonra ona tezahüratlar yapılırdı. Her işe başlarken Ercüment Bay Bey’in ismini anmak furyası çılgınca artıyordu. Her yaştan erişkin kadın onunla tanışmak, konuşmak bir yana sadece onun göz hizasında bulunmak için her şeyden vazgeçecek kadar çıldırıyordu. Televizyonlar, gazeteler, dergiler, çizgi filmler, belgeseller, magazin hep ondan bahseder, her yerde muhakkak o olurdu. İşte; bir ahaliyi böylesine kasıp kavuran bu etkileyici adam, herkesin pür dikkat kesildiği, diğer tüm canlıların sessizliğe döndüğü o anda bilmem kaçıncı konuşmasına böyle başladı.
“Kalabalığa bayılırım. Hava güzelse kalabalık olsun isterim. Hoş istemesem de her yer kalabalıktır zaten ama bu bana yetmez. Öyle kalabalık olsun ki adım atarken ayaklar bir iki saniye havada kalsın; bunu dilerim. Önünde, arkanda, sağında ya da solunda, her yerde insan olmalı ki adım atmak için izin istemek zorunda kalmalı insan. Yoksa tenha yerlerde düşünceler sarar insanı ve bunlar hep güzel değildir. Oldum olası hiç tanrı tanımadım ben. Kadın, erkek, genç, yaşlı komşularım oldu, hepsiyle merhabalaştık, ‘günaydın’lar, ‘hoş geldin’ler, ‘beş gittin’ler, ‘kahretsin’ler ama hiç tanrı görmedim etrafta. Bana günaydın diyen bir metafizik, oranın buranın hâkimi bir kudretli hiç olmadı. Hoş; olsun da istemem, psikiyatrlardan randevu almak zorlaştı, herkes akın ediyormuş şu aralar. Olsaydı eğer bir tanrı tanıdığım, ondan daha çok kalabalık dilerdim. Hâlâ rahat rahat yürüyorum kaldırımda, bunu hak edecek ne yaptım, bilemiyorum.
Burada sizleri toplamamın nedeni de bu! Kalabalığı seviyorum. Herkes burada iken ne hoş oluyor. Yaşadığımı hissediyorum. Sizinle tanışmamız için bir neden de oluyor hem. Çoğu zaman arkanızdan küfretmek istiyorum, sonra beni duymadığınız için rahat hissetmiyorum, hazır siz buradayken bunu yapabilirim diye memnunum. Yine de bunu yapmayacağım. Sizler küfrü hak eden insanlar değilsiniz. Kendisi başlı başına küfür olmuşlara küfretmek, onlara değer vermek değildir de nedir, siz söyleyin. (Alkışlar, bravolar, ‘helal olsun’lar…)
Bugün, dün öğrendiğim bir gerçeği sizlere söylemek zorunda hissediyorum kendimi. İnsan ne kadar az düşünürse o kadar çok konuşurmuş. Bazı şeylerin sırrı bu, sevgili insanlar; kalabalığı bu yüzden de severim, kendime çarpıyor gibi hissederim aranızda. Sizlere; en yakın geçmiş altı ay boyunca ne ürettik, ne kâr ettik, hedefimiz ne, raporlar, analizler, grafikler, vizyonlar, misyonlar, rotasyonlar, notasyonlar, potasyumlardan bahsedeceğimi düşünen varsa hemen toplantıyı terk edebilir. Malî şura toplantılarında alınan kararların, piyasada hisselerimize yaptığı olumlu etkiler ile aldığımız ihaleler sonucu yaptığımız muazzam kârları, arbitraj faaliyetlerimizin bize sağladığı kazançları takip etmek isteyenler de bu gitmesi gereken güruha katılabilir. Nihayetinde burası bunu konuşacağımız bir mecra değil. Kalabalıktan kaçmak isteyenlerin yalnız çalışmalarından bize ne? Daha çok kalabalık gerek bize, omuz omuza değil; üst üste olmalıyız, hâlâ boşluklar var dünyada, buraları doldurmalıyız.
Geçen yıl bir arkadaşımın köşküne gittiğimde bana babasının anlattığı bir hikâyeyi anlatmak istiyorum sizlere. Tenha, huzurlu yerlerde yaşayan bir arkadaşı varmış bu bahsettiğim babanın. Bu arkadaşı kendisini doğaya, huzura vermiş, nasıl bir huzursa (yuh sesleri, ‘olmaz olsun öyle adam’lar, protesto tepki alkışları…) Kendimi arıyorum, demiş; bu ne demekse, kendini kaybetmiş birisi olduğunu söyleyerek yardım istemek bu aslında, bilirsiniz. (‘Biliriz, bilmez miyiz, senin sayende’ alkışları, sevgi göstergeleri…) Sonunda bu adam ‘yalnızlık huzuru’ dediği kâbustan uyanmak için kendini uçurumdan aşağı bırakmış. Duydunuz değil mi beni, kendisini bırakmış yüksekten, korkunç bir şey bu, yükseklik korkutucudur. Plazamızın ellinci katında ofisimden aşağı baktıkça ürperirim, sizleri karınca sürüsü gibi gördüğüm zaman nasıl da tüylerim kabarır anlatamam sizlere ama siz anlarsınız, beni bilirim (‘Anlarız sayende, sen izin ver hep anlayalım’ sesleri, orasını burasını açan kadınlar, sevgi göstergeleri…). Şunu hiç unutmayın ki; bugün bu konuşmanın sonunda hepiniz hayatınızda bir şey değişmemiş olduğu hâlde, her şey çok iyi olacak umuduyla geri dönecek ve öyle olmadığı, hiç olmayacağını anladığınız hâlde ‘Acaba, ya olursa…’ diye diye, umudun sizi kemirmesiyle doğan stres ile boğuşacak olsanız bile, beni daha da nasıl zengin edebileceğinizi düşünmeden hizmet etmeye devam edeceksiniz. Bugün o şanlı günlerden biridir işte! (Alkışlar, kızılca kıyamet, mutluluk sesleri…) Hepinizi şimdiden kutlarım, bu hayat oyununda bizim gibi oyunculara rakip olmak yerine, bize hizmet etmeyi seçtiğiniz için. Nice kavim bundan helak olmadı mı zaten? O yüzden daha çok kalabalık gerek bize. Üreyin sevgili insanlar, ucuz iş gücü için üreyin, her lanet ettiğiniz şeye inat üreyin, parazit olmak için çoğalın, salgınlar, seller, yangınlar için üreyin. Rahat etmeyi bırakın konforu bilenlere! Yapabileceğiniz en iyi şeyi yapın ve ailenizi çoğaltın. Müşteri olması gerekenler lazım bize, hizmetli lazım, hayatlarını masa başında söndürmeye muhtaç iyi niyetli, elinden pek bir şey gelmeyen, sadece parasız bir aileye doğduğu için aşağılanan, hor görülen, güveni ezilenler lazım. Siz düşünmeyin, sevgili insanlar; Ercüment Bay sizin yerinize düşünür, ah, düşünmek ne zordur, o yüzden kalabalığa kaçarım, düşünmeye vakit bırakmaz kalabalık, hem neden siz düşünesiniz ki bunu işin ehline bırakın, siz emir listesine bakın, onu tatbik edin gerisine gerek yok, dediğimi unutmayın, bu sizin iyiliğiniz için emin olun. (Çılgınca alkış, hurra sesleri, dans, parti gürültüsü…) Konuşmamın her yerde tekrarı olacak, unuttuğunuz yer olmasın diye, siz beni daha da belleğinize kazıyın diye, sahip olduklarımla farkımızı atlamayın da sizlere verebileceğim en büyük rütbe olan uşak onuruna ulaşabilin, bu rütbenin apoletini onurla taşıyın diye. (Tezahüratlar, şarkılar, ‘bir başkasın’lar…)”
Tam zamanında, tam ortasında, bitmesi gereken yerde bitti konuşma. Muhabirlerin soruları, gazetecilerin flaşları, televizyon ışıkları, ateş böceği dansı gibi geceyi aydınlattı. Bu hutbe ile gönüller aydınlandı, bir ahali aydınlandı. Bir sonraki konuşmaya kadar her şey tekrarlanmak üzere herkes oraya buraya dağıldı.
Ne demişti dönemin şairi; “Herkes doğar dünyaya bir anadan hey, kimse olamaz asla bir Ercüment Bay Bey”
Yazan: Barış Birinci