Çalışma odamdaki ışık yetersizdi. Gittim, 1300 lümenlik bir ampul aldım. Denemek için akşam olmasını bekledim. Baktım biraz daha iyi. Ama yetersiz yine de. Bu ampulden daha iyisi yok. Sorun duydaydı. Küçük çaplıydı. Ne kadar kuvvetli ışık veren ampulü seçersem seçeyim, vereceği ışık bir dereceye kadar olacaktı. O duyun değişmesi gerekiyordu.
Bir sandalye koydum lambanın altına. Zamanında ahşabın içine yerleştirilmiş soketi de olan tavana demir bir levhayla vidalanmış bu lambayı değiştirmek, altından kalkamayacağım bir iş. Şöyle basit bir duy taksalarmış, geniş olanından, ne olurmuş sanki? İlla göze hoş görünecek, görenler beğenecek. Görenler beğenmiş de ne olmuş, kullanan beğenmedikten sonra. Hadi dedim, bu kadar oluversin. Varsın akşamları da daha az okuyuvereyim. Öyle de oldu. Işık yetersizliği yüzünden gözlerim yoruluyordu. Kitabı bir yana bırakıyor, başka şeylerle meşgul oluyordum. Misafirlerim, “Bu oda niye böyle loş” diyordu. Meseleyi hiç anlatmıyordum. “İyi böyle” deyip geçiştiriyordum. Yıllarca böyle yaşadım. Akşamlarım loş ortamda geçti. Bu lambaya katlandım. Ampullerin biri geldi biri gitti. Lamba bana mısın demedi. Tamirat işlerinden az buçuk anlıyordum. Çarpılmaktan korkmuyordum. Denedim de. Ama bu lamba fena oturmuştu yerine. Onu büyük ihtimalle kırıp dağıtmam gerekecekti. Hem bunu sök parçala hem git yerine geniş duylusunu ara bul, getir tak; yok o kadar uğraşamazdım. Yapacağım en fazla, gidip başka bir lamba almak yerine basit bir duy almak, on dakikada takıvermek olmalıydı. O da bu odaya yakışmazdı ki. Bu sefer misafirlerim, duy buraya olmamış, demezler miydi? Bunları düşünüp düşünüp lambadan kurtulma işinden cayıyordum. Konuklarım bir yana, en çok kitap okuyamamaktan mustariptim. Elime ne zaman güzel bir kitap geçse, hadi bu akşam başlayayım okumaya diyor, hevesim kursağımda kalıyordu.
Başka odada okuyamam efendim. Ben kendi odamda, koltuğumda kitap okuyorum. Öyle alışmışım. Söz gelimi şöyle salona gidip rahat edemem. Ya giren çıkana takılır gözüm ya televizyona. Kimse olmasa bile akvaryumdaki balıkları izlemeye koyulurum. Diğer bir odaya geçsem, o odanın eşyaları ayartır beni. İşte bu yüzden kitap okuma işi gündüze kalıyordu. Hadi gündüzleri de başka bir iş çıkıverdi mi unut gitsin. Kaç kitabı ıskaladım bu lamba yüzünden. Sonunda karar verdim. Bu işkenceye bir son verecektim. O geceyi de öyle yarı karanlıkta geçirdikten sonra ertesi sabah elektrik tamircisi çağırdım. Yarım saat sonra kapı çalındı. Açtım. Beklediğim elektrikçi gelmişti.
– Merhaba, ben Can dedi.
– Hoş geldin Can, gel benim odaya bir can ver, diyerek sıcak karşıladım onu.
Gülümsedi, genç adam.
– Mesele ne abi, dedi.
– Telefonda söylemiştim, odamdaki lambanın duyu değişecek, dedim.
Hafif alaylı gülümsedi. “Şunca basit bir şeyi bile yapamıyor adamlar” diyordu herhâlde içinden. Ben de onun içindekine karşın “İyi ki öyle de bu sayede para kazanıyorsunuz.” dedim içimden. Üstünde durmadım; lambanın derdindeydim. Güzel, aydınlık akşamları hayal ediyordum. Basit bir çözümle bir sürü dertten kurtulacaktım. Lambanın esaretinden sıyrılıp gönlümce oturacaktım akşamları odamda. Bir sandalye çektim adamın altına. Elektrikçiler uzun boylu olmalıydı aslında. Daha siz sandalye getirirken uzanıvermelilerdi tavana. Sandalyeye çıktı. Önce bir güzel tetkik etti. Anlamaya çalıştı mekanizmayı; birkaç dakika evirdi çevirdi. Sabırla onu izledim. İzlerken de havadan sudan sohbetler açıyor, ortamı sessizlikten kurtarmaya çalışıyordum.
– Abi senin bu lamba amma da karmaşıkmış dedi.
Bu sefer ben bıyık altından gülümsedim. “Hafife alıyordun bizim işi aslan, ne oldu?” dedim içimden.
– Evet kardeşim, halledebilsem ben halledecektim; aslında tamirata elim yatkındır, dedim.
Birkaç dakika daha geçti böylelikle. Boncuk boncuk terlemişti. Gittim bir peçete getirdim; terini silmesi için uzattım.
– Yok abi istemez, diyerek kestirip attı.
Terlemeyi pek kabullenemedi anlayacağınız.
– Hah dedi, şurada iki vida lambanın ahşabıyla duvardaki plakaya tutturulmuş.
Hızlıca sandalyeden atladı. Alet çantasından tornavidasını kaptığı gibi tekrar sandalyeye çıktı. Başladı vidayı döndürmeye. Birini bitirdi, ötekine geçti. Çıkardığı tornavidaları cebine attı. Tahmin ettiğim gibi lamba kendini koyuvermedi. Mekanizma tam çözülmedi. Neden sonra ahşap ile lambanın dışını saran camı tutan mandalı keşfetti. Tırk tırk mandalları attırdı. Artık kablolar görünmeye başladı. Mavi, kırmızı, sarı kablolar birbirine dolanmış ahşap çemberin ortasından duya gidiyordu. Sarı kablo boşta duruyordu. Kabloların içinden geçtiği bağlantı noktasında bir somun varmış. Bu somunun pek gerekli olmadığını söyledi. Her seferinde sandalyeden atlıyor, başka bir aleti kendi eliyle almayı tercih ediyordu. Ben de her seferinde “Ben vereydim” diyor, bir mimikle reddediliyordum. Lamba ile olan savaşını bir başına kazanmaya ant içmiş gibiydi. Pensesini kaptığı gibi lambanın azı dişini söktü. Artık parçalar bırakmıştı kendilerini.
– Abi anahtar kapalı değil mi, diye sordu.
– Kapalı kapalı, dedim. Sen gelmeden önce ampulü çıkarıp kapatmıştım. İstersen yine de faz kalemiyle kontrol et ne olur ne olmaz, aman gözünü seveyim başımıza bir iş çıkarma, dedim.
Faz kalemini çıkardı önlüğünün cebinden. Baktı, elektrik gelmiyordu. “Tamam” deyip parçaları birbirinden ayırmaya başladı.
O sırada kim olduğunu bilmediğim biri gelip karşımdaki koltuğa kuruldu. Dış kapının açık kaldığını fark ettim. Gittim, kapıyı kapattım. Bu kimse neden geldi, ne istiyordu bilmiyordum. Hâlinde bir tuhaflık vardı. Hırlı mıydı hırsız mıydı ne idiği belirsizdi. Önce elektrikçinin yardımcısı sandım. Elektrikçi işine bakıyordu. Yeni gelenle hiç ilgilenmemişti. Sanki onu fark etmemişti bile. Ben ise bir yandan tamirciyle konuşuyor, bir yandan da arada ona bakıyordum. Yüzünde seğirmeler, belli belirsiz kasılmalar vardı. Bu davetsiz misafir kaşlarını kaldırıp, gözleriyle bana anahtarı gösteriyordu. Ne demek istediğini anlamamıştım önce. Ona sert bir bakışla karşılık verdim. Hemen gözlerini benden kaçırıp başını öne eğdi.
Elektrikçiyle sohbetimize devam ediyorduk. Terlemesi durmuş, lambanın sırrını çözmenin verdiği rahatlıkla neşelenmişti. Koltuktaki, bakışlarını tekrar bana dikmiş, gözleriyle anahtarı işaret ediyordu. Ona bir daha sert ve kararlı bakamadım. Artık gözlerim bir anahtarda, bir koltuktakinin bakışlarındaydı. Tamirci o sırada yeniden sandalyesinden atlayıp alet çantasına uzandı. Çantasından geniş duyu bulup tekrar sandalyeye atladı. Bu arada koltuktaki kalktı ve yanıma geldi. Beni yavaş yavaş elektrik anahtarına doğru itmeye başladı. Dört beş adım sonra anahtarın yanına gelmiştik. Tamirci duyu değiştirirken bir ara hareketlenmemden dolayı göz ucuyla beni süzdü. Anahtarın yanından az önce dikildiğim yere geri gittim. Koltuktaki tekrar yanıma gelip yumuşak bir el hareketiyle anahtarın yanına sürdü beni. Böylece odanın içinde bir anahtarın yanına, bir pencerenin yanına gidip gelmeye başladım. Attığım voltadan tamirci benim sıkıldığımı düşünüyor olmalıydı. Hâlimdeki tuhaflıktan şüphelenmesin diye:
– Rahat ol kardeşim, ayaklarım uyuştu o yüzden geziniyorum, diye bir yalan uydurdum.
Koltuktaki gülümsedi bana. Gayet memnundu. Tamirci:
– Tamam abi az kaldı bitiyor zaten, dedi.
Ben bir yandan volta atmaya devam ediyordum. Giderek korkmaya ve heyecanlanmaya başlıyordum. Anahtarın yanından döndüğüm sırada koltuktaki karşıma dikilmişti bu sefer. O an ürperdim. Adım atamadım. Orada anahtarın yanında kalakaldım. Gitti yerine oturdu; yeniden bana anahtarı işaret ediyordu. Ona bakmamaya çalışıyordum nafile bir çabayla. Gözüm bir onda, bir anahtardaydı. Göz hareketlerimle birlikte nabzım giderek hızlanıyordu. Koltuktaki, yanıma geldi, hafifçe kolumu kaldırdı. Tekrar yerine oturdu. Elim, anahtarın üzerinde duruyordu şimdi. Bu tehlikeli hamleyi fark eden tamirci:
– Dur abi acele etme daha ampulü takmadım, dedi.
– Tabii tabii heyecanla bekliyorum seni, dedim.
Koltuktakine esir olmuştum. Bana devamlı anahtarı işaret ediyordu. Anahtarın üzerindeki parmaklarım titremeye başladı. Soluğum hızlanmıştı. Tamirciyi duymuyor, koltuktakine bakmıyordum artık. Yalnız küt küt atan kalbimin sesini işitiyordum. Bir anda kendimden geçtim:
– Hadi artık diyerek bağırdım ve anahtara bastım.
Çat diye bir ses geldi. Mavi duman bulutu odayı kaplamaktaydı. Kesif bir koku burnumu yakmaya başladı. Tamirci paldır küldür sandalyeyle birlikte devrilerek aşağı düştü. Hemen yanına koştum. Soluk alamıyordu. Onu yana çevirdim. Parmağımı sokup nefes borusuna kaçan dilini kurtardım. Soluk almaya başladı. Zorlukla konuşuyordu.
– Neden bastın, dedi.
– Geç kaldın kardeşim, dedim.
Başımı kaldırıp baktım. Koltuktaki toz olmuştu.
Yazan: Nusret Üskül
“Dermân arardım derdime derdim bana dermân imiş,”
Sık sık işten, sorunlardan bunalıp, kaçıp gitmek isteriz, o hengamede bizi ayakta tutan şeyin bu problemlerimiz olduğunu anlamayız.
Ne zaman ki problemimiz olmaz, bu sefer beyin kendi problemlerini yaratmaya başlar, yıl boyu deli gibi çalışırız, bunalırız, güzel bir tatile çıkarız, havuzun kenarında yatarız, üç beş gün sonra sıkılır, hatunla dalaşırız, normalde takılmayacağımız şeyleri kendimize dert ederiz. Beynin yakıtı azalmıştır çünkü, problemi bitmiştir, yakıtı biten beyin teklemeye, garip reaksiyonlar vermeye başlar, çözüm hemen yakıtını tamamlamaktır, beyin kendine saçma sapan bir problem üretmeden, gerçek bir problem bulup ona vermektir.
Bu hikayede, problemsiz kalan beynin ne kadar tehlikeli olabileceğini bilmeyen elektrikçi ölse yeridir, en azından tornavidayı ev sahibinden istese idi, adamda bir işe yarama duygusu yaratabilecek, yine sıkıntı olmayacaktı, işlevsiz kalan adamın beyni tepki verdi ve 220 yi salıverdi tamircinin üstüne. O, karşıda oturup, pislik yapması için dürten de şeytan değil, adamın, işe yaramadığı için ayarı bozulan beyni idi. Domates mi yetiştirir, maket uçak mı yapar bilmem ama bu adam bu haliyle daha çok canlar yakar, geri zekalı herif.
Hiç bir öykü tamamlanmış değildir. Öykünün açık olan ucundan tutup son derece özgün bir yere götüren bu yoruma teşekkür ederim.