Söze nereden ve nasıl başlamam gerektiğini bilmiyorum aslında. Şimdi size basmakalıp sözlerle, evliliğimle ilgili sorunlar yaşıyorum, desem; gerçekten evliliğin kendisinde ya da eşimle aramda problemler olduğunu düşüneceksiniz doğal olarak. Daha en başından yanlış yola sapmış olacağız ve o yoldan dönmesi de ayrıca zahmet gerektirecek.
O hâlde şöyle başlamalıyım sanırım; evliliğimle veya eşimle ilgili bir sorunum yok ama evlendiğim andan itibaren başladığına inandığım ve bu zamana kadar geçen süreçte beni giderek içine alıp ezmeye çalışan görünmez bir gücün, kontrol edemediğim bir tesirin etkisi altında olduğumu söyleyebilirim. Yakın dostlarım her evlilikte yaşanan sancıları yaşadığım konusunda ısrar ederken, annem ise mutlu evliliğimizin kem gözlere, nazarlara geldiğini düşünüyor. Nazar! Sadece tebessüm edebiliyorum annemin saflığına. Keşke her şey bu kadar basit olabilseydi.
Son dönemlerde sorun sadece benmişim gibi geliyor. Kaynak içimde doğuyor, çevreme yayılıyor ve oradan tekrar bana yansıyor. Eşimi seviyorum. Birbirimizi severek evlendik ve bu karardan bir an bile pişmanlık duymadık. Fakat evlendikten sonra taşındığımız ev -ki evim demeye dilim varmıyor, çünkü bunu hiç hissedemedim- içindeki eşyalar, o eve has koku, hatta soluduğum hava; eşikten adımımı attığım ilk andan itibaren bana oldukça yabancı geliyor. Ve bu yabancılığın üstesinden gelemiyorum. Evdeki her şeyi, yatağımı bile yadırgıyorum ve geceleri uyuyamıyorum. Yatağın içi dikenli tellerle dolu adeta; hareket ettikçe etime batıyor, ne yana dönsem canımı yakıyor. Çoğu zaman eşyalar üzerime üzerime geliyor. Oturduğum koltuk beni içine çekiyor, televizyon ani parlamalarla kör etmeye çalışıyor, müzik çalar kulak zarımı delmek istercesine yüksek perdeden ve aniden cızırdıyor, kitaplıklar ha devrildi ha devrilecek.
İşten eve döndüğümde tebessümle kapıyı açan karımı bile garipsiyorum, bazen. Evet bazen, yabancı bir daireye gelmişim ve dalgınlıktan yanlış zili çalmışım gibi irkiliyorum karşısında. Öyle hissediyorum ki, sanki bana çok benzeyen birinin hayatını çalmışım ve bunu bir tek ben biliyorum. Bedenim ona çok benziyor ama ruhum o değil. Kimse de farkında değil.
Masada yemek yerken iki kişilik sessizliği jilet keskinliğinde bölen çatal bıçak sesleri eşliğinde tatsız tuzsuz lokmalar ağzımda büyürken “Zannettiğin kişi değilim!” diyerek haykırmak geliyor içimden. Kitap okurken bozuk plak gibi hep aynı cümlede takılıp kalıyorum. Bir sözcük daha ileri gidemiyorum… bir sonraki o sözcük can damarıma saplanacak ve son sözüm olacakmış gibi. Kendimi banyoya, sıcak suyun altına zor atıyorum. Titriyorum sıcak suyun altında. Su, ne kadar sıcaksa o kadar titriyorum. Dehşete kapılıyorum… dehşetle fısıldıyorum, fayanslardan beni izleyen suretlerimin her birine: “Ben… zannettiğiniz kişi değilim!”
Yazan: Emre Albayrak
Yabancılaşma meselesi çok iyi bir noktadan yakalanıp, kurgulanmış. Tebrikler.
Teşekkür ederim 🙂
Sizi tebrik etmek istiyorum Emre Bey. Daha önce okuduğum hikâyelerle en ufak bir benzerliği yok hikâyenizin, yaratıcılığınıza hayran kaldığımı söylemeliyim öncelikle. Hikâyenizde baş karakterin anlatıcı olmasını çok sevdim. Anlatmak istediklerinizi detaylandırış şekliniz harika, okuduklarımı zihnimde detaylarıyla canlandırabildim bu sayede. Tüm bunların dışında dili çok güzel kullanmışsınız, kelimelerin ve özellikle noktalama işaretlerinin yerinde/ doğru kullanılmış olması benim için çok önemli. Ayrıca anlatımınızın ağdalı olmayışı da hikâyenizi büyük bir keyifle okumama neden oldu. Kaleminize, yüreğinize sağlık diyorum. Diliyorum sizin kaleminizden çıkmış daha nicelerini okuma şansına nail oluruz…
Teşekkür ederim 🙂