Avluya açılan demir kapıya yaslanmış oğluma: “Sen git yavrum, bekleme beni,” demiştim. Ayakta öylece dikilmesine içim elvermemişti.
Kapı önündeydim. Soluk mavi rengiyle anılarımın bir köşesinden bakıp duruyordu bana. Titreyen parmağımı zilin yuvarlak çıkıntısına bir türlü denk getiremiyordum. Geldiğimi pencereden görmüş olacaklardı ki zili çalamadan açılmıştı kapı.
Rezzan’dı kapıyı açan. Son on yıldır sadece fotoğraflardan görmüştüm onu. Çok değişmemişti. Ne diyeceğimizi bilemez hâlde birbirimize bakıyorduk. Birden boynuma sarıldı ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Tıpkı, bir barajın dizginlenemez suyunun açılan kapakla coşkuyla akmasına benziyordu bu. Göz pınarlarım kurumamış olsaydı, o an gözyaşlarımız birbirine karışacaktı; biliyordum.
Bir süre sonra bulunduğumuz zamana geri dönmüş olacak ki birden koluma girdi ve evin kapısına doğru yürümeye başladık. Gözümün seçebildiği kadarıyla bahçeyi inceliyordum o sırada. Yıllardır bakım yapılmadığı gözüme çarpmıştı. Bir de yürüyüş yoluna dökülen yapraklar süpürülmüştü. Hepsi bu… Diğer her şey aynıydı.
Kapının önünde birkaç tane ayakkabı vardı. Eğilemediğim için ayakkabılarımı çıkarması ve içeri girmeme yardım etmesi gerekiyordu. Ben söylemeden anladı sağ olsun. Aralık bıraktığı kapıyı sonuna kadar açtığında saman sarısı duvarlara sinmiş o tanıdık koku çarpmıştı burnuma.
Hemen karşıda mutfak görünüyordu. Balkonunda oturanlar vardı ama kimlerdi hiç sormamıştım. Duvarlara tutuna tutuna yürümeye başladım. Sanki duvarlar ellerini uzatmışlar da eski dostlarını gördüklerine sevinmişler gibi hareketlenmişlerdi gözümde.
“Kızım, biraz yalnız bırakabilir misin beni?” demiştim sonra Rezzan’a. Usulca gitmişti yanımdan ki gittiğini uzun bir süre sonra fark etmiştim. Ayaklarım beni koridorun sonuna doğru götürmeye başlamıştı.
Nihayet odanın önündeydim. O çok sevdiği odasının. Hem salon hem oturma odası olan; dertleştiğimiz, dertlendiğimiz, çocuklarımızı ayağımızda sallarken hayaller kurduğumuz, mantı büküp sarma sardığımız, ilk telefonu bağlattığımız, önce siyah beyaz olan ve sonrasında renklenen televizyonun önünde çekirdek çitlediğimiz, ağladığımız, güldüğümüz, çeyiz serdiğimiz, torunlarımızı büyüttüğümüz, bayramlaştığımız, yarım asırlık kutunun… Çok benzerinden benim de vardı. Şimdi yerine dört katlı, sekiz daireli apartman dikildi.
Her şey değişir, değişmez sandığımız şeyler bile. Hep aynı kalacakmış gibi dünya. Oysa öyle değil hiç. Kokular bile değişir, üzerine zamanın tozu eklenir. Hem bu tozun kokusu da vardır aslında. Saniyelerin, saatlerin… O kokuları takip ede ede döner dururuz içinde ve ne kadar gidersek gidelim geçmişe, döner dolaşır yine bugüne geliriz. İstesek de istemesek de.
Rengi solmuş, tepesindeki ahşap oymaları matlaşmış koltuk takımına ilişti gözüm. Ne çok sevinmişti bunlar eve doluverdiğinde. Çocuk gibi dönmüştü kollarını açıp. Saat, içi fincan takımıyla dolu vitrin, yıpranmış halı, sütlü kahve perdeler, kapı önünde nöbet bekleyen örgü paspas, saman rengi duvarlar, hepsi aynıydı ama yok, hepsi değişmişti; çünkü sahipleri gitmişti… Ragıp Efendi’nin camdan görünen kararmış yüzü bile gitmişti. Ne çok şey değişmişti.
Odadan çıktığımda Rezzan bitivermişti yanımda. Yoksa kapıda beni mi beklemişti? Kaç dakikadır buradaydım ben? Yoksa bir saat mi geçmişti; hiçbir şey bilmiyordum. Koridorda Rezzan’a tutunmuş yürürken duvarda asılı boy aynasına ilişti gözüm. Sahi kaç yıl olmuştu bu eve gelmeyeli? Bir? İki? Gördüğüm ben değil de sanki bir yabancıydı. Bükülmüş beli, platin takılmış bacağıyla, eğrilmiş duruyordu karşımda. Selam veresim gelmemişti.
“Hadi mutfağa girelim,” dedi içtenlikle. “Yemek yemeden göndermeyiz seni.” Bir şey diyememiştim. “Oraya giremem ben, bakamam o tencerelere, tabaklara. Dokunamam boyaları dökülmüş ahşap şekerliğe, çay içtiğimiz bardaklara. Oturamam o sandalyede, yüreğim buna dayanmaz,” diyememiştim. Ama o anlamıştı yüzümden. Hep anlardı beni. Bir bakışımla çözerdi içimdeki düğümleri, çocukluğundan beri. Israr etmedi hiç. Aynı anda dış kapıya yönelmiştik az sonra.
“Kusuruma bakma kızım,” diyebilmiştim. Boğazımda bir yumru… Belki bahçeye çıksak kendimi zorlayıp biraz konuşabilirdim.
Ayakkabımı titizlikle giydirdi. Kol kola üç basamağı indik. Dilim çözülüvermişti: “Seni ayrı bir severdi,” dedim. “Biliyorum,” dedi. Gözleri doldu bu sefer, yaşları inemedi.
“Almanya’ya gittiğimden beri daha da kötüleşmişti. Babaannemin hastalığına hep ben sebep olmuşum gibi geliyor bazen. İçimi susturamıyorum,” dedi.
“Hayır, kızım; sandığın gibi değil. Senin mutlu olacağını bildiği için uğurladı seni gurbete. Sakın üzülüp de kendini harap etmeyesin.” demiştim. Gözleri içtenlikle gülümsemişti.
Bir kuş öttü sonra. Sonra ağaçlar şahit oldu bu ziyarete; yükselmiş otlar, bahçe duvarındaki tuğlalar, kör tıpalı çeşme, çeşmenin önündeki takunya da şahitlik etti bu son ziyarete…
“Hoşça kalın,” dedim içimden. “Bir daha görüşemeyeceğiz, bunu hepimiz biliyoruz.” O da biliyordu bunu. Birkaç ay önce hastanede söylemişti bana. “Kendine dikkat et n’olur,” demişti. Bir de: “Seni bırakıp gideceğim, n’olur küsme bana,” dememişti ama ben duymuştum.
“Hoşça kal, komşudan öte can dostum. Az kaldı, ben de geleceğim yanına. Hoşça kal…”
15.10.2020
Yazan: Canan Tümen
Sayı: 48