“Artık uyanmak istiyorum. Artık uyanmak istiyorum. ARTIK UYANMAK İSTİYORUM”, diye sayıklayarak ve bağırarak uyandım. Gaye işe gitmişti. Onun tarafına yuvarlanıp esnedim. Gaye ile üç haftadır sevişmiyoruz ve bu konuda konuşmuyoruz. İlk zamanlarda öyle değildi oysa; her gün, yangından mal kaçırır gibi sevişirdik. Film izlerken birbirimize dokunur, on dakika yalandan filme bakar ve kanepede sevişmeye başlardık. Sonra o uyur, filme ayıp olmasın diye kalanını yatakta izlerdim.
Gaye ile altı aydır beraberiz, o bir ilaç firmasında proje yöneticisi olarak çalışıyor. İşiyle ilgili anlattığı her şey inanılmaz sıkıcı olmasına rağmen, çalışmayı çok seviyor. Ha, şikayet etmiyor mu, hep ediyor. Birkaç defa iş değiştirmesi yönünde tavsiye vermeye kalktım. Her defasında beni tersledi; bu noktaya gelebilmek için yaptıklarından, yöneticilerin aslında onu ne kadar sevdiğinden bahsetti. Sonraları şikayet etmenin bir iletişim biçimi olduğunu anladım.
Gaye uzun bir aradan sonra ilk ilişkim oldu. Ondan önceki sevgilim Nilgün’den bahsetmek istemiyorum. Ne zaman eski dostlarla bir masada bir araya gelsek ondan bahsediliyor. Onlardan haberini alıyorum, ne kadar başarılı olduğunu, benden sonra emin adımlarla yürüdüğünü, popüler ve magazinde yer alan biri olduğundan söz edip duruyorlar. Beni insanlarla, Nilgün Seven’in eski manitası diye tanıştıranlar oluyor. Dostlarımın da kafası karışık; önce benimle gurur duyuyorlarmış gibi başlıyorlar cümlelerine, sonra Nilgün’ün benimle ilişkisinin bitmesinden ve ertesinde müzik kariyerine girişine, oynadığı diziye uzanınca muhabbet, ünlü jön Berk Köse’yle öpüştükleri sahneyi konuşurken buluyorlar kendilerini ve kıkırdıyorlar. Terbiyesiz insanlar değiller, onlar da nasıl davranacaklarını, neler hissedeceklerini bilemiyorlar.
O sabah ofise yürürken yol boyunca ne kadar üşüdüğümü düşündüm. Sanki birileri beni mutsuz etmek için iklimin termostat ayarlarıyla oynuyordu. Ofise geldiğimde de, hemen güvenlikteki Necmi abiye dert yandım, “havalar da bir türlü ısınmadı…” Necmi abi, bozulan otomatik kapıyı sarsarak tamir etmeye çalışıyordu. Göz ucuyla beni izledi, hiç sorma, dedi. İnsanlara sessiz bir günaydınla karışık bir gülümsemeyle selam verip yerime oturdum. Bilgisayarımı açıp, yapılacak işlere şöyle bir göz attım. Bir inşaat firmasından gelen dört adet teknik şartname ve bir de klinikten gelen bir tibbi cihaz satın alma formu. Bunların çevirilerini yapacaktım. Evet, çevirmenlik yapıyordum. Yıllarca büyük bir coşkuyla yaptığım dergicilik işinden ayrıldıktan sonra beni sürdürülebilir olarak finanse eden tek iş bu olmuştu. Şikayet ettiğim düşünülmesin, yıllar önce kendime verdiğim söz üzerine şikayet etmeyi bırakmıştım.
Çok üşüyordum. Mutfağa geçip kendime bir kahve hazırladım. Gaye’nin hediyesi olan dev termosa doldurdum. İştekiler, “kova” diyorlardı ona, benim her gün kovalarca kahve içmeme hayret ediyorlardı. Dergiden alışığım diyemiyordum onlara, biz günlerce içerik üretip yayına hazırlamak için uykusuz kalırdık, diyemiyordum. Diyemiyordum çünkü o tiplerle siyaset üzerine konuşmak son isteyeceğim şeydi.
Yordam dergisinde çalıştığım dönemlerde sayısız kahve içer ve doyasıya konuşup birbirimize yazılarımız için fikirler verirdik, diyemezdim. Bana takılmalarına içten gülümsemelerle karşılık veriyordum. Beni seviyorlardı. Bu hep böyle olmuştu zaten; kendimi sevdirebilmeyi hep becermiştim. Dergi kapanırken, içeride kalan paramı, yazdıklarımın ve kolektif çıkardığımız kitapların teliflerini alamamama rağmen bir insanla bile sürtüşmemiştim. O zamanlar, paraya değil, dostluğa yaptığım yatırımlarla övünürdüm.
Yemeğe giderken, masa komşum Barış’la havaların bir türlü ısınmayışından konuştuk. Daha doğrusu ben konuştum. Barış, üstündeki ince trikoyla beni sözdü. Cemal abi, dedi. Sonra söylediklerini dinlemedim. Barış bana ya “Cemal” ya da “abi” derdi. Yol boyunca bunu düşündüm. “Cemal Abi” olmuştum. Yüzüm kırışmıştı, gözlerim kafatasımın içine girmeye çalışıyordu ve sırtım betona dönmüştü.
Yemekleri söyledik “kimin sodekso’sunda ne kadar kaldı” tartışmasını yaparken, aklıma dergide iş yetiştirmeye çalışırken yediğimiz lahmacunlar geldi. Derginin ağır toplarından tarihçi Hasan Abi vejetaryen olmaya karar vermişti. 2013’ün temmuz sayısı için yazıyorduk, gündemimiz yoğundu, orta sınıf hareketlerini incelediğimiz ve tarafımızı hiç olmadığı kadar sert bir şekilde belli ettiğimiz bir sayıydı. Dışarısı karışıktı, dört bir taraftan haberleri takip ediyor, kimi zaman öfkeleniyor, kimi zaman mutluluktan gözlerimiz doluyordu. Yine de Hasan Abinin vejetaryen olma kararını unutmuyordum.
Yemeği onlardan önce bitirip, bankada işim olduğunu söyledim. Aylaklık etmek istiyordum. Biraz yürüdükten sonra kendimi ne yapacağımı bilemez bir hâlde buldum. Ayaklarım beni kitapçıya sürükledi. Yeni çıkan kitaplara şöyle bir göz attım, hiçbir şey almaya niyetim yoktu. Dağ gibi okunmayı bekleyen kitaplarım varken, yine okunmamak üzere kitap almayacaktım. Hem artık eskisi kadar okumuyordum ve bu gerçekle yaşamayı öğrenmiştim. Bir heves başlayıp yarıda bıraktığım onlarca kitaptan sonra, belki de ara vermek en doğrusudur, demişti Gaye. Ben de sinemaya bulaştım. Çünkü izlemek okumaktan kolaydı. Yine de ciddi filmler, üzerine okuma yapılacak filmler izliyordum. Boş adam değildim nihayetinde. Sonra da Gaye beni bazı Amerikan dizilerine bulaştırdı. Bak bunlara burun kıvırma, dedi. Alt metinleri kuvvetli işler var, dedi. Alt metin, imge ve paradigma gibi kelimeleri benim yüzümden günlük konuşmasının içine dâhil etmişti ve bu çok hoşuma gidiyordu.
Gaye ile üniversiteden bir arkadaşımın doğum günü partisinde tanışmıştım. İlk gördüğüm zaman, bir süre ondan gözümü alamadığımı hatırlıyorum. Fakat bu göz alamama, eski günlerimdeki gibi şairane bir biçimde olmadı. Onu fiziksel anlamda arzulamıştım. Alkolün de etkisiyle hızlı ve kendimden çok emin bir giriş yapmış ve ona kendimi sevdirmeyi başarmıştım. Gaye okumayı öyle pek sevmezdi. Hatta tanıştığımız gece iddialı bir söylemde bulunmuş, okumanın eskide kalmış bir öğrenme biçimi olduğunu savunmuştu. Evet, demişti, “eski zamanlarda olsa herkesten daha çok okurdum. Ancak artık çağ değişti, bilgi artık pek çok formda öğrenilebiliyor ve eski zamanlardaki gibi okuyarak bilgi edinmenin, diğer yöntemlere göre daha yavaş bir süreç olduğunu düşünüyorum. Yine de,” diye göğsünü şişirmişti, tam o anda memelerine kaçamak bir bakış atmıştım. “Yine de, okumanın nostaljik ve güzel bir his olduğunu biliyorum” diye bağlamıştı. Sonra gece boyu bazı TED konuşmacılarından bahsetmiştik. Küçük ve güzel memeleri, uzun ve zarif bir boynu vardı. Onu önceleri tanımış olsaydım, Nilgün’e yazdığım gibi, bir kuğu hüznüne sahip boynundan bahseden bir şiir yazabilirdim. Sohbetimiz ilerlemiş, gece onu evine bırakmıştım. Beni yukarı davet etmiş ama o daveti reddedip, ona ertesi sabahına kahvaltı yapalım, demiştim. Eski kafalı, tuhaf bir adamsın sen Cemal, deyip yakamdan tuttuğu gibi evine almıştı.
Kitapçıdan çıkıp ofise geri döndüm. Teknik şartnamelerden ikisini kolayca hallettim, daha önce çevirdiğim bir şartnamenin neredeyse aynısıydı. Bir iki teknik kelimeye soru işareti koydum. Gaye’yi aradım, girdiği toplantıdan bahsetti, sinir bozucu bazı yöneticiler olduğundan ve ne istediklerini tam olarak bilmediklerinden söz etti, onlar yüzünden mesaiye kalacağını söyledi. Üzüntüsünü paylaşmaya çalışırken, biliyor musun iyi oldu, diye yükseldi. Ben onlara bir sunum hazırlayacağım, o zaman görecekler günlerini. Kolay gelsin canım, diyerek kapattım telefonu. Kovam boşalmıştı, mutfağa gittim. Kahve hazırlarken içeriden Barış seslendi. Bana kargo geldiğini, kuryenin danışmada beklediğini söyledi.
Danışmada zarfı teslim aldım. Zarfı açmadan elimde bir süre çevirdim, üstünde pembe bir vapur logosu vardı, gönderen kısmındaki adres tanıdıktı. Beşiktaş’ta Yordam dergisi için kiraladığımız ofisin adresiydi. Zarfa zarar vermeden, ustalıkla açtım. Vapurlar isimli aylık bir edebiyat kültür sanat dergisinin cumartesi gerçekleşecek açılış partisine davetliydim. LCV’ye yarına kadar dönüş yapmalıydım, katılım sınırlıdır yazıyordu. Bazı ünlü isimlerin –anladığım kadarıyla bu dergide yazar konumundaki kimselerdi- katılımı olacaktı. İnternetten biraz araştırdım. Derginin künyesine ulaştım, ancak kimseyi tanımıyordum. İçimi tatlı bir heyecan sardı. Kuytu bir köşeye ilişip, davetiyedeki iletişim numarasını çevirdim. Genç bir kadın sesi karşıladı beni, hemen kendimi tanıttım. Böyle böyle bir davetiye geldi bana, dedim. Evet, dedi genç kadının sesi. Yani dedim acaba kimin referansıyla davet edildim? Böyle bir bilgi yok elimde, dedi. Anladım, dedim. Peki, geliyor musunuz, diye sordu. Bir yandan belli ki önündeki bazı sayfaları çeviriyordu. Derin bir nefes aldım:
“Geleceğim.”
Artı biriniz, olacak mı, diye sordu. “Bilmiyorum.”
Anlamadım, dedi. Sormam lazım. Ben yazıyorum buraya o hâlde, dedi. “Yok, yazmayın siz, gelmez herhalde.” Peki, Cemal Bey, dedi ve kapattı telefonu.
Çantamı toparladım ve bir solukta çıktım ofisten. Necmi abi, hâlâ otomatik kapıyla uğraşıyordu. Eve giderken farklı sokaklardan geçtim, unutkanlık için en iyi egzersizin bu olduğunu okumuştum, tekelin önünden geçerken, durdum ve kırmızı şarap aldım. Kırmızı şarabın da kalp için ne kadar faydalı olduğunu bir yerlerde okumuştum sanki.
Dergideyken, Kırmızı Pazartesi, adını verdiğimiz şarap günlerimiz olurdu. Hatta kuralımız vardı, her Pazartesi ofise gelirken şarap getirmek zorundaydık. Eren Tekel’i böyle böyle zengin etmiştik. Ne çok Dikmen içerdik. Kadehimiz yoktu ama su bardaklarına doldururduk şarapları. Kendimizi değerli hissederdik – sanki Paris’te yazıyor, düşünüyor ve fikirler üretiyor gibi olurduk. Hasan Abi, bize altmış sekizi anlatırdı, hop oradan Polonya’daki büyük işçi ayaklanmasına, oradan çıkar bize Prag baharından bahsederdi. Biz de ellerimiz çenemizde onu ciddiyetle dinler, yaşananları hemen günümüzle mukayese eder ve tahlillerde bulunurduk. O zamanlar büyük laflar ederdim. Bu burjuva ve feodal yapının, onun tüketim alışkanlıklarının ve yaşam kalıplarını nasıl ve ne şekilde reddetmek gerektiğini, coşkulu bir şekilde anlatırdım. Hasan Abi, kafasıyla onaylardı beni. Sonra bazen şarabı fazla kaçırır, şiirler okumaya başlardık. Ezberim berbat olmasına rağmen, dergiye gideceğim diye Ahmet Erhan şiiri sokardım kafama. Bilirdim, çünkü Nilgün çok severdi. Beni gözleriyle okşar gibi izlerdi o zamanlar. Sesimi de fena kullanmazdım hani. Sonra bazen türküler söylenirdi, misafirlerimiz olur, dolaptan bağlama ve gitar çıkardı. Ne güzel okurdu Nilgün. Ne güzeldi sesi, kulaklarım huylanırdı onu dinlerken.
Evde, buzdolabının kompresörü ve kombinin uğultusu dışında ses yoktu. Mutfak dolabını açtım, Gaye’nin asortik bir tuhafiyeden aldığı, koca hazneli kadehlerden birine şarabı doldurdum ve kanepeye kuruldum. Laptopumu açtım ve dergi zamanında kaleme aldığım yazılara bir göz attım. Ne çok laf etmişim, ne çok şey biliyormuşum şaşırdım. Her ne kadar, körpe ve amorf gelse de bazı cümlelerim, okurken keyiflendim. Pek çoğunu unutmuştum.
Kanepede sızmış ve şarabı halıya dökmüştüm. Gaye uyandırdı. Hadi üstünü değiştir, dedi. Kendimi yaramazlık yaparken yakalanmış bir çocuk gibi hissettim. Gözünün ucuyla laptoptaki açık dosyaya baktı. “Sen yeniden yazmaya mı başladın?” Yok, dedim, birbirine yapışmış dudaklarımın arasından. “Okuyorum sadece.”
O gece Gaye’ye sıkı sıkı sarıldım, boynunu, kürek kemiğini öptüm, elimi kasıklarına doğru götürdüm. Bana döndü, dudaklarımdan kibarca öptü ve yarın erken kalkması gerektiğini, bugün işte çok yorulduğunu söyledi.
Sabah korkunç bir baş ve sırt ağrısıyla uyandım. Mutfağa gidip alka seltzer içtim. Sırtımın ağrısından kurtulamamıştım. Önce ofisi arayıp, rahatsız olduğumu ve gelemeyeceğimi söyledim. İşler de yoğun değildi, o yüzden Mustafa Abi anlayışlı davrandı, tabii Cemalciğim, iyice dinlen istersen cumaya da izin kullan, diye de fikir verdi. Teşekkür edip, kapattım. Gaye’yi aradım. Sırt ağrımdan bahsettim. Benim spor yapmayışımdan, kambur duruşumdan dert yandı. Bana bir adres gönderdi, onun ofisteki kızların gittiği bir fizyoterapistmiş. Bir seansta hemen iyileşemezmişim ama düzenli gidersem bana çok iyi gelirmiş. İlk iş randevu aldım.
Şeyda isimli bir hanımefendiye derdimi detaylı bir biçimde anlattım. Sanki koca bir gezegeni sırtımda taşımışım gibi ağrıyor, diye bir şakayla da bitirdim. Anlamadı şakamı. “Peki, bu ağrı ne zaman bu kadar şiddetlendi?” Son bir kaç yıldır böyle, dedim. “Ağrınız bu seviyelere geldiğinde neden gelmediniz?” Zaman her şeyin ilacıdır dediler bana, dedim. Biraz gülümser gibi oldu ama hemen devirdi gözlerini ve muayeneye geçti. Son derece emin bir şekilde, bende kas romatizması olduğunu söyledi. Nasıl olur daha otuz beş yaşındayım, dedim. Bunun yaşınızla ilgisi olmak zorunda değil, sırt ağrılarının büyük kısmı, stres altındayken vücudumuzun aldığı şekille alakalıdır, dedi. Kuru iğneleme adı verilen bir yöntemle tedaviyi önerdi. İğneleme üzerine de bir şaka yapabilirdim ama vazgeçtim. Sonra bir şırıngayı defalarca sırtıma sokup çıkardı.
Çıktığımda, kendimi Apollo 11’den sekerek inen Neil gibi hafif hissediyordum. Hop bir adım daha, bu benim ve insanlık için küçük bir adım. Ben küçük ve güvenilir adımlar atan bir astronot olacaktım. Kadıköy çarşıya inip, balık pazarının önünden geçtim, balıklara bir göz attım. Gaye lüfer severdi, bense barbuncuydum. Tezgahlardan birinin önünde bir süre balıkçının balıkları sulamasını izledim. Hamsilerin arasında hâlâ zıplamakta ve can çekişmekte olan balıkları gördükçe içimi bir acıma duygusu kapladı. O balıklardan birini elime alıp, deli divane koşmak ve rıhtımdan denize bırakmak istedim. Barbun taze mi, diye sordum. “Taze abi.” Lüferin nasıl peki? “Biliyorsun Lüfer mevsimi şimdi, parmaklarını yersin.” Nereden bilecektim, ne dese inanacaktım. “Ver hadi.”
Roka, rakı derken kendimi sofra donatırken buldum. Balıkları fırına vermeden, Gaye’yi aradım. “Kaçta geliyorsun, akşam ziyafet var.” Yine mesaiye kalmak zorunda olduğunu, ertesi sabaha genel müdürlüğe sunumu olacağını ve her şeyin onun üzerine kaldığını söyledi. Diğer taraftan da özür diliyordu. Önemli olmadığını söyledim, balıkları buzluğa atarım, hafta sonu yeriz, dedim. Birbirimize sesli öpücükler atarak kapattık telefonu.
Şöyle bir telefon rehberimin üzerinden geçtim. Kimi arasam diye bakındım. Gaye ile beraber olduğumdan bu yana, düzenli görüştüğüm pek kimsem yoktu. Dostlar evlenmişler, boşanmışlar ve yeniden evlenmeye hazırlanıyorlardı. Erhan’ı aradım, bekarlığından gurur duyan bir tipti. Şampiyonlar ligi maçı mı ne varmış, eve birkaç arkadaşını çağırmış, beni de davet etti. Dolaptan rakıyı alıp kapısını çaldım. Kalabalık bir erkek güruhu arasında coşkuyla maç izlerken buldum kendimi. Pozisyonlara bağırıyor, gole yaklaşmakta olan topçulara, hadi oğlum, vur oğlum diye nidalar atıyordum. Erhan takım tutmadığımı, futbolla alakam olmadığını bilirdi, kalabalığın içinde bana ses etmedi. Gece ilerleyince rakılarımızı alıp balkona çıktık. İşlerimizden ve siyasetten konuştuk uzun uzun. Bazı ittifak olasılıklarından, muhalefetin aslında nasıl durması gerektiğinden söz ettik. Büyük güçlerden ve piyonlardan da bahsettik. Muhabbetin sonuna doğru Erhan, ülkeden nasıl gidilebileceğine dair bazı tüyolar verdi. Araştırmış, bazı danışmanlık firmalarıyla çalışmış, Ankara antlaşması yürürlükten kalkmadan tası tarağı toplayıp gitmek lazım, dedi.
“Bizim gibi kalifiye, modern hayata uyumlu insanları hemen kapıyorlar, orada Türklerle ilgili Avrupa genelindeki gibi bir algı yok. Hele sen Cemal, anadilin gibi İngilizce konuşuyorsun, seninle konuşurken İngilizler bile önünü ilikler.”
Ben de karşılık olarak, İngiliz aksanıyla bir iki taklit yaptım. Gülüştük. Gülüşmenin sonunda topluca iç çektik, sonra bir sessizlik girdi aramıza. O sessizliğin içinde mutlu hissettim kendimi, eski bir dostla olmanın verdiği bir huzur vardı, son zamanlarda asosyalleştiğimi, işim ve evimden başka hiçbir yerde olmadığımı düşünmeye başladım. Neden böyle olmuştu. Gaye yüzünden mi böyleydi. Oysa Gaye beni hiçbir şeye zorlamamıştı. Hiçbir arkadaşımla bir problemi yoktu, ne olduysa bana olmuştu, zamanla içime kapanmış ve insanlardan uzaklaşmıştım. Sessizliği Erhan bozdu:
– Cemal bu senin eski manitayı dizide gördüm başrol oynuyor valla helal olsun.
– Öyle. (Ne gereği var Erhan!)
– Görüşüyor musun onunla?
– Yok, başka alemlerdeyiz. (Tamam mı Erhan!)
– Yedi yüz bin takipçisi var.
– Doğrudur. (Yeter Erhan!)
– Görüşüyor olsaydın, bizim aplikasyonu bir paylaşsa hesabında, ne güzel olur diyecektim.
– Belanı sikeyim Erhan, görüşmüyorum!
Erhan özür diledi ve bu beni daha da öfkelendirdi. Eyvallah, deyip ceketimi kaptığım gibi çıktım. Gece ilerlemişti. Biraz sahilde yürüdüm. Kafamdan Nilgün’ü çıkarmaya çalıştıkça derinlerden anılarımı çekiyordum.
O zamanlar Nilgün ile beraberliğimizin ikinci yılıydı. Seviyordum onu, bana yaşam enerjisi veriyordu. Kendimi ona ispatlama derdim vardı. İyi bir okur olduğuma, gelecek vadeden bir yazar olduğuma ikna etmeye çalışırken sürekli ürettiğimi, hatırlıyorum. Yazdıklarımı okuyor, fikirler veriyor, editörlüğümü yapıyordu ve bana onun onayını almak yetiyordu. Tek amacım onun beğenmesiydi. Okuduğu kitapların yazarlarından kıskanıyordum onu. Altını çizdiği cümleleri ezberliyordum. Kurtuluş’ta, eski püskü bir evde kalıyorduk; sıvaları dökülmüş, mutfak dolapları güveli, nemli bir bodrum katıydı. Nilgün’ün ailesi muhafazakardı –hâlâ öyle olmalı- Erzurum mu, Erzincan mı her nereyse, belli dönemlerde kızlarını ziyarete memleketten geldiklerinde eşyalarımı topluyor evden çıkıyordum. O zamanlar öyle kalacağım çok yer de yoktu. Çoğu zaman dergide geçiriyordum geceyi. Öyle, böyle idare ediyorduk, alışmıştım bu duruma. Ta ki, bir seferinde kızlarına sürpriz yapmak amacıyla habersiz gelene kadar… Kapıyı uyku mahmuru don atlet açmıştım, babası, annesi ve küçük erkek kardeşi bana baktılar bir süre. Annesi kafasını eğdi, babası da beni ittirerek içeri girdi ve yatak odasına hücum etti. Delikanlı kardeşi de bir olay yeri inceleme ekip şefi edasıyla evin içine girip, evi araştırıyordu. Kavga kıyamet, bağırış çağırış derken yatak odasından çıktılar Nilgün’le, fırsattan istifade odaya girip, giyindim. Çıkıp, kendimi tanıtmaya ve ellerini sıkmaya çalıştım ama beni umursamadılar. Kardeşi, mutfaktan bulduğu boş şarap şişesini elinde tutuyordu. Nilgün’ün yanına geçtim. Onu desteklemeye çalışan bir iki cümle çıkardım ama beni kimsenin dinlediği yoktu. Nilgün de beni pek dinlemiyordu, varlığımdan geriliyordu. Bir süre sonra Cemal gider misin, diye buyurdu. Delikanlı kardeşi de üzerime doğru yürüdü, kolumdan çekerek çıkardı. Öksüz gibi dışarıda kaldım. Bir süre kapının eşiğinden tartışmalarını dinledim. Ertesi gün, Nilgün’le liselilerin doldurduğu bir kafede buluştuk. Gözlerimin içine bakmaktan çekiniyordu. Neyi olduğunu sordum, cevap vermedi. Israr ettim, deliriyordum. Ailene kafa tutarım, sevdiğim kadını kimsenin üzmesine izin vermem benzeri laflar ediyordum. Ne yapabilirsin, diye sormuştu. Düşündüm, evleniriz gerekirse, dedim.
“Evet, evleniriz ve bir daha kimse bize karışamaz. Tanımayız kimseyi. Tutucu zihinlerinden temelli kurtuluruz, özgürleşiriz. Hiçbir şey söyleyemezler bize anlıyor musun, kimse hiçbir şey söyleyemez Nilgün. O örümcek kafalılardan kurtuluruz, istersen ülkeden gideriz, nereye istersek oraya.”
Nilgün’ün gözlerinin dolduğunu, ağlamamak için dudağını ısırdığını hatırlıyorum. Çantasını koluna takıp hiçbir şey söylemeden kalkıp gitmişti.
Sabaha doğru eve geldim. Göz ucuyla yatak odasına baktım, Gaye uyuyordu, salona doğru seğirttim. Kanepeye attım kendimi. Sırtımdaki tüm et parçaları yeniden ağrımaya başlamıştı. Yarın büyük gün olacak, dinlenmeliydim. Vapurlar dergisinin açılışına gidecektim ve kendimi anlatacaktım onlara. Kimse kendinden emin gözükmeyen kambur bir yazar görmek istemez. Dik duran, ne söylediğini bilen, doğru zamanda gülen, doğru zamanda şaka yapanları severler. Giderken yanıma yazdığım makaleleri alırdım. Kendimi biraz överdim belki, eski Yordam dergisinin kurucularından olduğumu söylerdim, yeniden politik yazılar yazabilirdim. Evet, iştahım yoktu eskisi gibi ama değişirdim. İştahım da açılırdı. Başkalarının yazılarını çevirmez, kendi yazılarımı çevirttirirdim. Ünlü olurdum belki. Bilirkişi olurdum, tanırlardı beni. Her hafta köşe yazımı bekleyen bir kitlem olurdu.
Gaye uyandırdı beni, kahvaltı hazırlamıştı. Karşılıklı sustuk bir süre, benim söze girmemi bekliyordu belki, niye dağıttığımı öğrenmek için sessizlik üzerinden bir baskı kurmaya çalışıyordu. Ondan önce ben saldırmalıyım diye düşündüm. Benden sıkıldığını itiraf edecekti, benim işe yaramaz biri olduğumu söyleyecekti, peyniri keserken, zeytinin çekirdeklerini düzenli bir şekilde tabağın köşesine biriktirmekteyken bu planları yapıyor olmalıydı. Nihayet çatalını bıraktı ve gözlerini bana dikti:
– Cemal, özür dilerim. Son zamanlarda yanında değildim. Beraber zaman da geçiremiyoruz. Kendimi çok kaptırdım.
Keşke kızgın olsaydım, bu sayede çok daha kolay olurdu ikimiz için. Gaye beni hayal kırıklığına uğratacak son insandı, hiçbir zaman olmadığı biri gibi davranmamıştı. Beni değiştirmeye de uğraşmamıştı. Beni kandırmamıştı. Kendimi kandırmıştım sadece, hem mağdurdum, hem de suçlu.
Bir ergen gibi suskunları oynadım. Gaye’nin gözleri dolmuştu. Kendime veremediğim cevaplar yüzünden sevdiklerime zarar veriyordum.
Onu masada bırakıp, dışarı çıktım. İskeleye yürüdüm. Büfeden bir paket kırmızı Winston aldım ve çaycıya oturup ardı ardına sigaraları içtim ve gelen giden vapurları izledim. Hasan Abi gibi sigara içiyordum. Belki onun gibi et yemeyi de bırakırdım. Olmaz ya, onun gibi bir dava adamı olurdum, hapisten işkenceden korkmazdım. Hasan Abiyi kalp yetmezliğinden kaybettiğimizde, cenazesine Nilgün ile gitmiştik. O gün derginin tüm yazarları yetim gibi boşluğa bakıyordu. Nilgün denen artist bozuntusu o gün, Hasan Abiyi toprağa verdikten hemen sonra, benden ayrılmak istediğini söylemişti. Ona çok kızmıştım. Bağırdığımı, küfrettiğimi hatırlıyorum. Korkaksın sen, dedim. İnançsız, korkak bir orospusun sen. Hüngür hüngür ağlamıştım. Hasan Abiye kimse o kadar ağlamamıştı.
“Sana ihtiyacım var, dedim. Var olmak, nefes almak ve yazmak için sana ihtiyacım var Nilgün.”
“Başka bir sebebe ihtiyacın var Cemal, demişti. Ben senin hayatının en büyük başarısı olamam. Söylemek istediğin neyin varsa söyle, ne yazman gerekiyorsa yaz. Benden onay almak zorunda değilsin.”
Ona bir mezarlıkta veda etmiştim ve mezarlıkta edilen tüm vedalar gibi bir daha karşıma çıkmayacağını düşünüyordum ama öyle olmadı, bir hayalet gibi konuşma aralarına, televizyon reklamlarında belirdi.
Küllükte tam on dokuz sigara izmariti vardı. Son sigaramı vapura saklayacaktım. Altı kırk beş vapuruna bindim ve vapurun kıç tarafına geçtim. Kadıköy yavaş yavaş uzaklaşıyordu. Bir turist gibi simit alıp martıları beslemek istedim ama havada martı yoktu. Telefonumda Gaye’nin cevapsız çağrılarına ve mesajlarına göz attım. Böyle zamanlarda hava bir buhran gibi üzerimize kapanmalıydı. Oysa güneş yüzünü göstermişti, suyun ve toprağın rengi değişiyor, şavkıyordu. Paketteki son sigarayı çıkardım ve yaktım. Köşede sararmış pos bıyıklarıyla Hasan Abiye fazla benzeyen bir adam beni izliyordu. Solumda yerde oturan bohem tiplerin arasında Nilgün’ün gençliği vardı. Etrafındakileri büyülüyor, onlara her şeyin hep böyle güzel kalmaya devam edeceği sanrısını aşılıyordu. Hemen önümde Cemal’i gördüm, ne yapacağını bilmeyen, kendini hiçbir yere ait hissetmeyen koca Cemal. Uzaklara bakıyor ve düşünüyordu. Her şeyin daha güzel olacağına inanıyordu. İnanırdı. Bana dönüp baktı, ileride benim gibi biri olacağını bilmeden kafasıyla selam verdi.
Sigaramı söndürdüm. Vapur yanaştı, akın akın insan çıktı. Hepsinin yetişmesi gerekiyordu, hepsi bir yerlerde olmalıydı. Hasan Abiye benzeyen geçip gitti, Nilgün’ün gençliği ayağa kalkıp bluzunu düzeltti. Gülümsedi ama kime güldüğünü bilemedim. Belki bana güldü, belki de önümdeki koca Cemal’e. Vapurda yan yana, omuz omuza yolculuk ettiğimiz yüzlerce insan kıyıya yanaşmanın coşkusuyla terk etti vapuru.
Gaye’yi aradım. Endişeyle açtı telefonu, burnunu çekiyordu. Buzluktaki balıkları çıkar, akşama ziyafet var, dedim. Neredesin, diye sordu. Yedi Onbeş vapuru ile geliyorum, dedim.
İyi misin Cemal, diye sordu. Daha iyiyim, dedim, artık uyanmak istiyorum.
Yazan: Erinç Durlanık
Sayı: 36
pazar akşamüstüne çok yakıştı… zihnine sağlık Erinççiğim ✌️