Ezgi Sarıca için gece, ya bir sürü işin yığılıp halledilmeyi beklediği ya da zevki gün içinde çıkmayan keyiflerin şımarık çocuklar gibi anlayışsızca sahiplendiği boş bir zamandı. Bir dolu gündüzden diğerine geçebilmek için atlatılması, şöyle ya da böyle geçiştirilmesi gerekirdi. Bir yalnızlık ve yüzleşme mecburiyetiydi. Akşamın ortasına doğru, özgürlüğünü ilk kez kazanmışçasına salınırdı ve hakkında düşünebildiklerinin gündüzün kalıntılarından ibaret olduğunu kavrayınca boğulurdu. İçini ekşi ve çevik bir sıkıntı basardı. Karanlığa gösterilen saygı kendinden kaçmasını daha da zorlaştırırdı. Elini herhangi bir şeye, dikkatini dağıtabilecek ve onu meşgul tutabilecek herhangi bir uğraşa atma gereği duyardı. Ezgi; bu dürtüsü karşılık bulamayınca alık bir hayvana eş olurdu fakat çoğu zaman bir çaresini bulurdu. Günlük uğraşlarını yaşamın öncelik sıralamasında tepeye oturtan sığ endişelerini, karasineklerle bir kovalamaca oyunu icat etmek pahasına bile olsa birkaç saatliğine yok sayardı.
Ezgi’nin o özgün gecesi, ilk bakışta sürülerce benzere sahipti. Destekler biçimde Ezgi, yılların alışkanlığı olan iş ve tatil farkındalığını yine sergiledi. Sorumlu olduğu işin tamamını gündüz vaktinde eritmişti. Eve ulaştığındaysa zihninin telleri her an kopabilecekmiş gibi gergindi. İçine çektiği nefes, vücudunun daracık yollarını çizen kirli çalı çırpıdan farksızdı. Kim olduğunu unutarak sabahtan akşama dek çalışanlara has yorgunlukla yatağına çöktü, İngiliz yapımı bir dizinin dünyasına damdan düşer gibi dâhil oldu. Bulanmış ve katılaşmış aklını gevşetmek, izledikçe gününü unutmak arzusundaydı. Dizinin göstermek istediklerini sorgulamanın yanına da zerre kadar yaklaşmıyordu. Hayal gücünün algıladığı kadarıyla uydurduklarına odaklıydı.
Dönüm noktası, gece olgunlaştıkça yaklaştı ve farklılığın ufak belirtileri ortaya çıktı: Ezgi, korkuya evrilmesine ramak kalmış bir huzursuzluk duyumsadı. Yaslı başını ileri geri oynatarak avucunu deldi, yine de bir türlü rahat edemedi. Oldu olası karanlıkta kalmış ve gün yüzünü ancak şimdi görebilmiş alışkanlığının üstünde fark etmeden tepindi. Her zaman kendiliğinden döküldüğü dalgalara, bu sefer üzerinde düşünmesine rağmen kapılamadı. Duygularındaki aksiliği fark ettikçe nedensiz bir korku büyüttü. Kollarından ve bacaklarından zincirleyemediği bir canavar, yüreğinin duvarlarını zorladı. Zamanın yavaşlığı tuzla buz olmuştu. Bilgisayardaki görüntü kıpırdanmayı sürdürüyor, alt yazı Ezgi soluklanamadan değişiyordu. Günlerce aklına takılacak olan o cümleler ansızın yükseldi:
“Evet, unutmak korkağın erdemidir. Özgür olamayacak kadar korkak olan zamanla farkına varacaktır ki unutmaya değer her şeyi tüketmiştir.”
Ezgi’nin fikir dünyasındaki hayati ve büyük taş, derin bir çukura tam oturdu. Pos bıyıklı, neredeyse büsbütün kel bir adamın çatlamış dudakları zihnini kıpırdatmıştı. Aynı anda hem rahatlamasına hem geleceğine aydınlık sapaklar eklenmesine hem de keskin bir acı ve suçlulukla ağzına kadar dolmasına anlam veremedi. Bunca zaman muhafaza ettiği ve gönülden inandığı, kurmacaların hayatın keskin ve insafsız detaylarından uzak olduğu ve zaman geçirtmeyi amaçladığı görüşü boğazındaki yumruyla çelişiyordu. Neden böylesine karmaşık duygularla çevriliydi? Ezgi ne kadar çok uyumaya çabaladıysa o kadar çok kıvrandı. Yatmadan önce yakmadığı ışıktan dolayı pişman olmuştu. Sokaktaki hırçın köpeklerin onu aralıklarla hoplatan ve titreten kükremeleri küçüldü, yerini binalara ulaşamadan dağılan hırıltılara bıraktı. Ardından, Ezgi’nin nispeten rahatlatıcı sessizlikte ısınmış yüreği titredi, kasılmış dizlerinin bağı çözüldü. Odada gezinen ürkek bakışlarındaki arayış nihayet gevşedi. Gözlerini fırsat bulur bulmaz yumunca parmağı tetikten kaymıştı. Rahatlık, uykusunda da uğramak bilmedi. Gençliğinden beri adını korkarak andığı kâbuslardan en azılısı, yaşamının en hafif uykusuna nişan almıştı.
“Boş ver canım, Ezgi istemez zaten. Biz gideriz.” dedi Yaren hoşgörülü değil de küçümseyici olduğu anlaşılan tebessümüyle. Diplomatların aba altından sopa gösterişini anımsatmıştı fakat resmiyette, anlayışın en masum ve en yüksek konumundaydı.
“Son zamanlarda da yanına yaklaşılmıyor. Bir yabanileşti.” diye karşılık verdi Sümeyye kaşlarını kibirli bir şekilde kaldırıp. Bu muameleden bahsederken sanki büyüklüğünden feragat etmiş, içtenlik ve endişeyle edebileceği her laf için leş pislik yumakları içinde debelenmiş, yuvarlandıkça çürük suyuna daha da çok batmıştı.
“İşiniz gücünüz dedikodu oldu ya, bir salın.” dedi Sertaç ifadesiz yüzüyle telefona bakarken. Kabuğu dalgasız sular gibi durgundu fakat içten içe, ilgi bağımlılarının geliştirdiği bir güçle çevredekilerin tepkisini ölçmüş, ona gülmelerine ve sataşarak konuyu değiştirmelerine ihtiyaç duymuştu. İnsanlardan uzakta duran Ezgi hiçbirinin görüş alanında değildi.
Ezgi, sabahın beşinde kendinden ummadığı bir dinçlikle ve uyku tokluğuyla uyandı. Görüşü açıldığı sırada, göz kapaklarının yakıcı akışkanlarla mıhlanmış olduğunu ve ayırma çabasıyla adeta uçlarından yırtıldığını hissetmemişti. Hisleri ve düşünceleri, kararında süzülen ışığı zihnine birer cam gibi geçiriyordu. Mevsim bilmeksizin kavuran ışınların bu soğukluğuna yabancıydı. Kahvaltı ederken aklına gelen işi bir başkasına aitmiş gibi alakasız ve bin yıl sonrasının olayıymış gibi önemsizdi. Evden çıkışından itibaren etrafındaki insanlarla arasına aşılamaz bir mesafe girdi. Sohbet etmek için şu kadarcık isteği yoktu. Sinek kovalamanın hangi şartlarda yeğlenebildiğini mesai boyunca deneyimledi. Gününün nasıl da tuhaf ilerlediğini eve dönünce ancak fark etti. Başlangıçta hâlini yadırgadıysa da dışarıdan getirdiği yemeği yerken karar verdi ki tuhaflık yanlışlıktan ayrıydı. O gece ufak bir ortaya çıkarma dürtüsü, tükenmez kalemi görev aracı yerine yaratım gücünün aktarıcısı olarak gördüğü ilk dakikalara yol açtı. Tıkanıklığı böylece giderilen musluğun suyu bir daha asla kesilmeyecekti.
Ezgi’nin nezdinde, işe gitmenin ve her gün karşılaştığı insanlarla konuşmanın gerekçeleri gitgide hafifledi. İşini para akışını sürdürecek kadar umursuyor, kalan zamanında şarkılar mırıldanmak, denemeler yazmak ve karalamalar yapmakla alakadar oluyordu. Yalnız kalmak ona tarifsiz bir haz veriyordu. Güvensizliğin ini olagelmiş gece, bilgi yoksunluğunu bölünmeden telafi edebildiği tek vakitti artık. Okuyor, eğitimini aldığı konuları benimsemekten aslında ne kadar da uzak olduğunu görüyordu. Anlıyordu ki kendini bildi bileli, öğrendiğini zannettiği her kelimeyi hanesine yazılacak artılar bellemiş, öğrenmeyi değerlendirilecek bir sunumun maddeleri sanmıştı. Ne vardı ki çaresizliğe kapılması ve utanması gereken yerde, özgürlük yelleri aldırmayarak saçına çarpıyordu. Bilgi Çağı’nın tasavvur edilemez hacmini ve imkânlarını algılamakta güçlük çekiyor ve heyecanını tam da bu sebeple dizginleyemiyordu.
Ayaklarına serilen özgürlüğün bunca hazinesi edinilmek için yalvarırken insan nasıl olur da acınası sefaleti ve musibetlerini tercih ederdi? Yetişkinliğe hak kazanışı orta yaşını bulmuştu.
Ezgi, artık onu ürpertmeyen kâbusundan bir hafta sonrasında, dört buçukta ayıktı. Ufku; günüyle beraber genişlemiş, haftanın tek bir saniyesini bile ziyan etmemişti. Yüzüne çarptığı su insafsızca soğuktu. Okumak isteyip de vakit bulamadığı o yorucu kitapları usanmaksızın aradı. Akrep sabahın altısına yaklaşıyordu. Yemek masasına keyifle ve acele etmeden oturdu. Cümlelere harcanan emekle büyülendi, bir yandan da zeytin, peynir ve çayla kahvaltı etti. Dışarı çıktığında gökyüzünün ışıltısına baktı. Her zaman bindiği otobüsün güzergâhını hayretle keşfetti. Yolun sonunun benliğine çıkacağını bilmek, ona dünyayı olduğu gibi algılamayı mümkün kılan cesareti sağlamıştı. Kapısından girdiği bina bile esasen yaşamın başka bir yönünden ibaretti. İnsanların arasından açmaya hazırlanan dirençli bir tomurcuk gibi yürüdü. İlk kez, geride bıraktığı yaşanmışlıklara ve kabiliyetine sarsılmaz bir inançla bağlıydı. Durağına ulaştığı sırada kulağına çalınan seslere iyilik dileyerek cevap verdi. Saçını kulağının arkasına sıkıştırdı, tükenmez kalemini veda edeceği işleviyle son defa kıpırdattı. Hayatını yaşama kararının bencil parıltıları göz bebeklerinde sivriliyordu. O sabah, parmakları mürekkebe bulanmış Ezgi Sarıca; kararlılıkla, umutla ve heyecanla, birilerinin yorum yapmasına müsaade etmeksizin istifasını verdi.
Yazan: Deniz Bircan
Sayı: 49
Olağanüstü bir anlatım ve akıcılık, şok edici benzetme örnekleri; ekşi ve çevik bir sıkıntı, sığ endişeler, zihninin gergin telleri, kirli çalı çırpıdan farksız bir nefes, korkuya evrilmesine ramak kalmış huzursuzluk, yuvarlandıkça çürük suyuna daha da çok batmak, göz kapaklarının yakıcı akışkanlarla mıhlanmış olduğunu ve ayırma çabasıyla adeta uçlarından yırtıldığını hissetmek, güvensizliğin ini olagelmiş bir gece, açmaya hazırlanan dirençli bir tomurcuk gibi yürümek… Ve daha neler…
Sanki yalnız kalmak Ezgi’ye tarifsiz bir haz verirken yazara da aynı hazzı vermiş!