1
Kalabalık kentin en eski mahallesine gitmek için erkenden uyandım bugün. Fotoğraf çekmek için harika bir mayıs günü. Bir uçtan diğer uca doğru yola çıkacağım. Midem bulanmasın diye ekmek diliminin üzerine çilek reçeli sürüp ağzıma tıkıştırıyorum hemen. Pamuklu bir elbise, rahat spor ayakkabılar, üzerime de ince bir hırka, saçlarımı da at kuyruğu yaptım mı, tamam. Aa güneş kremi ve hafif bir ruj sürmeyi de unutmayayım. Yanıma akşamdan hazırladığım atıştırmalık dolu çantamı da alarak düşüyorum yola. Önce otobüse, sonra tramvaya, sonra tekrar otobüse binip gidiliyor oraya. Bunca yıl bu kadim kentte yaşayıp oralara nasıl gitmedim, aklım almıyor. Eveeet! artık çıkabilirim.
Beş dakika bile beklemeden geliyor otobüs. Güneşli bir pazar günü ve herkes uyuyor sanırım. Otobüste toplam üç kişiyiz. Merkeze yakın bir yerde inip tramvay bekliyorum. Karşı yoldan tek tük arabalar geçiyor. Kuş seslerinin bu vakitlerde tüm sesleri bastırmasına bayılıyorum. Hah, işte geldi tramvay. Birkaç durak sonra ineceğim için kapıya en yakın yere oturuyorum. Karşı koltukta kol kola oturan yaşlı bir çift var. Bana bakıp konuşuyorlar. Sonra gülümsüyoruz karşılıklı, iyi geliyor. Bu saatte nereye gidiyorlar acaba? Belki de kimseler yokken geziyorlardır böyle. Belki de çocuklarına mutlu bir pazar kahvaltısına gidiyorlardır. Kim bilir…
Durağıma yaklaşırken ayağa kalkıp başımla selam veriyorum onlara. Az sonra son aracıma bineceğim. Aslında yürüyerek de çıkabilirdim oraya ama enerjimi sonraya saklasam daha iyi olacak. Bu kez otobüs biraz daha kalabalık. İnsanların yüzlerine baktığımda yorgunluk okuyorum. Belki de işten çıkıp evlerine uyumaya gidiyorlardır bu saatlerde. Kimi için gün bitmiş, kimine göreyse gün yeni başlıyor. Hatta bazıları tatlı uykularında şu an. Hayat herkese aynı imkânları vermiyor.
İşte başlıyoruz, eski evler görünmeye başladı bile. Düğmeye basıp rastgele bir durakta iniyorum. Bakalım beni nasıl manzaralar bekliyor…
2
Güneş, yaklaşık dört yıldır yaşadığı bu kentin eski sokaklarında keşfe çıkmıştı. Aylardır planladığı bu ziyareti nihayet gerçekleştireceği için içi içine sığmıyordu. Otobüsten indiğinde burnuna mis gibi bir koku gelmişti. Yakınlarda bir fırın olmalıydı. Biraz yürüyünce elinde kâğıda sarılı iki somun ekmek taşıyan bir çocuk gördü.
“Merhaba delikanlı, günaydın. Ekmeği nereden aldığını tarif edebilir misin bana?”
Çocuk gülümsedi ve tarif etmek yerine “Günaydın abla. Gel, seni götüreyim oraya.” dedi hemen. Birkaç sokak ötede çok eski bir evin hemen altındaydı fırın. İçeriye girdiğinde sepetlerde fırından yeni çıkmış ekmekler olduğunu görmüştü Güneş. Tezgâhta da üst üste yığılmış simitler vardı. Yaşlı adamı daha sonra fark etmişti. Simitleri göstererek “Günaydın amca, iki tane verebilir misiniz acaba?” dedi.
“Sana da günaydın kızım. Seni buralarda ilk kez görüyorum.”
“Evet, uzun zamandır gelmeyi düşünüyordum buraya. Kısmet bugüneymiş.”
“İstersen taze çayım da var. Kapının yanındaki masaya oturabilirsin. Hem rahat rahat yersin simitlerini.”
Hemen oturmuştu masaya. İneli on dakika bile olmadan kendini belki elli yıllık bir fırının önünde, bu eski evlerin arasında, bir tahta sandalyede çay içerken bulmuştu. Ekmek almaya gelen müşterilerin meraklı bakışlarına maruz kalarak art arda üç bardak çay içmişti. Simitlerin birini çantasına koymuştu ve çayın ikram olduğunu söyleyip ondan para almayan yaşlı adamla vedalaşarak yürümeye başlamıştı tekrar. Tabii fırının fotoğrafını çekmeyi de unutmamıştı.
Açılan pencerelerden tabak, çatal sesleri geliyordu ve düşünüyordu o sırada Güneş. Demlenen çayın kokusu sarmış mutfaklarda yaşanan o tatlı telaşları getiriyordu aklına.
Sokağa açılan kapıların önüne yerleştirilen minderlerin, pencere önündeki saksıların, paslanmış kapı kulplarının, sokakta unutulmuş bir oyuncağın, taşların arasından çıkan bir sarı papatyanın, güneş vurmuş camların, minik balkonların, dar sokakların fotoğraflarını çekiyordu. Bazen bir çıkmaz sokakta buluyordu kendini, bazen de terk edilmiş bir evin önünde. Yanına aldığı atıştırmalardan ikram ediyordu gördüğü çocuklara. Annelerinden izin alarak fotoğraflarını çekiyordu onların. Hepsi gülümsüyordu. Çocukken mutlu olmanın ne kadar kolay olduğunu düşündü ve mutluluğu hep ulaşılmaz şeylerde arayan büyükleri…
Anneler, sokakta oturup sohbet ederlerken, oynayan çocuklarını izliyorlardı. Sonra içeri girip ellerindeki malzemelerle akşam için yemek hazırlayacaklardı. Komşularla bölüşülen ekmekleri ve zamanları düşündü Güneş. İçi sımsıcak oldu.
Yolu minik bir yeşil alana çıkmıştı. Biraz soluklanmak için banka oturdu ve o sırada yanına minik bir kumru yavrusu gelmişti. Çantasındaki simitten ufak ufak koparıp yavruyu beslemeye başladı. Derken birkaç dakika içinde bir sürü kuşla dolmuştu bankın önü.
“Tabii taze simidi buldunuz, kaçırmazsınız.” demişti Güneş onlara, anlıyorlarmış gibi.
Yukarılara çıktığında evlerin bir noktada son bulduğunu görmüştü ve tepeden baktığında her yeri minicik görüyordu. Evi de oralarda bir yerdeydi. Çalıştığı yer, alışveriş yaptığı market, arkadaşlarıyla buluştuğu pastane; her şey bu minik manzaranın içinde kaybolmuştu. Ama o aradığını bulmuştu…
Sayı: 71