Uyandığımda hava henüz aydınlanmamıştı. Saate baktığımda şaşkındım. Saatler geçmişti ve uykumu almıştım evet ama mevsimlerden yaz olmasına rağmen bu saatte hâlâ güneş doğmamıştı. Bulutların ardından bile görünmüyordu.
Bir süre daha yatakta kaldım. Odamdaki eşyaları az da olsa seçebilir olmuştum. Güneş kendini biraz hissettirmeye başlamıştı. Pencereden baktığımda havada bulanık, karmakarışık renkler olduğunu gördüm. Kirli sarı bir bulutun ardındaydı güneş, hissediyordum.
Belki de bir rüyadaydım. Gerçek olduğunu düşündüğüm pek çok rüya gördüğümü kendime hatırlattım o an. Birçoğundan da kan ter içinde uyanırdım. Doktorlara, psikologlara, hatta medyumlara bile gitmiştim bunun için. Rüya görmeme engel olamamışlardı elbette.
Belki rüyadaydım belki de gerçekte. Belki ikisinin ortasında bir yerdeydim. Günlerden pazar olduğunu hatırlayıp az da olsa sevinmiştim bu kasvetli günün başında. İşe gitmemek güzel bir şeydi. Yani benim gibi mutsuzlar için, işini sevmeyenler ama başka çaresi olmayanlar için.
Perdeleri açıp günü selamlamadım, pencereyi açıp yatak odamı havalandırmadım. Puslu havayı mı kutlayacaktım, günlerden pazar olsa bile. Gökyüzündeki kasvetin bir parçası içime dolmuştu sanki. Bir gün, sadece bir gün mutlu olurdum yedi günün içinde. Olamadım…
Gökyüzü beni duymuş olmalı ki havanın rengi biraz daha açılmıştı. Sahi, rengi var mıydı havanın? Şeffaf değil miydi o? Peki bu renkler neyin nesiydi?
Küçükken abimle balık tutmaya gittiğimiz gün aklıma geldi. O gün de bu renkle kaplanmıştı her şey. Sonbahar mevsimi olması dışında bir fark yoktu ve tabii ki hayatımın en güzel günleriymiş ama o sıralar anlayamamıştım.
Ellerimi yüzüme götürdüğümde iki günlük sakalımı hissetmişti parmak uçlarım. Şimdi gidip tıraş olsam neye yarayacaktı? Kendimi oyalayacak başka bir şey bulmalıydım. Radyoyu açtım. Sözlerini tam anlayamadığım kısık sesli şarkılar arasında mı aramalıydım huzuru? Deneyecektim.
Eskiden yaptığım şeyleri düşündüm. Geç uyanmayı, evi toparlamayı, yürüyüş yapmayı, balkona oturup kahve içmeyi… Bütün bunları aydınlıkta yaptığımı bir de. Bulutların ardında da olsa varlığını hissettiğim güneş sayesinde oluyormuş demek ki hepsi. Bizi terk etmişti anlaşılan sarı enerjimiz. Belki fikrini değiştirir diye bekleyecektim.
Pencereyi açmalıydım, öyle de yaptım. Havadaki kokular bile ağırlaşmış geldi o an. Yatağı ve odayı güçlükle topladım. Üşenmedim, kahvaltı hazırladım. Bolca kahve demlemiştim. Sevmediğim işimi, şirketi, bencil arkadaşlarımı aklıma ne zaman getirsem ardından hemen kovaladım. ‘Arkadaşlarım’ deyip sahiplenmemeliydim onları. Hepsine, ‘Aynı şirkette olduğumuz çalışma arkadaşları’ demeye karar kıldım. En güzeli buydu.
Radyonun sesini açmıştım, düşüncelerimi bastırsın diye. Kahvaltımı yaptım, bulaşıkları yıkadım. Kaybettiğim alışveriş listesini yeniden yazdım. Hazırlanıp çıktım evden. Yorgun ve mutsuz insanlar gördüm, kendime benzettim. Eve dönüş yolunda hava hâlâ kasvetliydi. Aldırmadım…
Çamaşırlar vardı yıkanacak, ütülenecek kıyafetler vardı. Ve tesellilerim vardı kendime hatırlattığım: Gidilecek yollar, okunacak kitaplar, tanışılacak iyi insanlar vardı, beni bekleyen.
Kitap okurken kanepede uyuyakalmıştım. Uyandığımda ikindi olmuştu ve güneşi hissetmeye başlamıştım gri siyah bir bulutun ardından. Hep oradaymış aslında. Bulut kaplamış ışınlarını, göstermemiş bize.
Basit bir sebze yemeği hazırlayıp balkonda yemiştim. Güneş akşam sekize doğru batardı normalde. Saat sekize yaklaştığında gökyüzüne baktım. Oradaydı. Dünyanın bu yarımküresinde, batmadan hemen önce bana göz kırpmıştı. Bulutun arasından bir çatlaktan sadece birkaç saniye de olsa görünmüştü. Mutlu olmuştum.
Belki de yarına hâlâ umut vardı.
Var mıydı?…