Gecenin ağırlığı ile zorunlu bir hayata uyanmaktır yaşam. Güceniklik ve kırıklık, gülümsemelerle örtbas edilmiş. Karşı koymalara kapalı, her şeyi olduğunca kabul etmelerle.
Yaşam; mutfakta ocakta kaynayan çayı apar topar içip sabahları da otobüslerde tüketmektir hayatı, geceden kalma ağırlığın verdiği isteksizliklerle güne perdeleri açamamaktı.
“Şuradan bir kişi uzatır mısınız?”
Mutlu değilim, öyle olduğuma inandırdım kendimi. Belli oyalanmalarım dışında ne var hayatımda? Avuntularla geçen şeyler ve düşler olduğunu fark ediyorum her şeyin apansız. Öfkem umarsızlığa, sayrıllığa geçerken tutamıyorum zamanı unutmalarla. Boş bir savunma gereksemesinde saklanan öfkemin, cılız gururuyla sürdürüyorum yaşamı. Ötelenme duygusunun kaybetmek adına görünür kılma çabalarıyla.
Gecenin kozasında uykuya dalacakken imgede belirginleşen karelerde ülkede olan ve biten ya da kişisel olarak yaşanılan savaşların rahat bırakmamasıydı yaşam.
Yanarak ölmek. Geçen haftalarda karşı apartmanın en üst katının bir alt katında çıkan yangınla uyanmak geceye. Oysa sabahlara uyanmaktı yaşam, sıcak çay kokan bir mutfak masasında ülkede yaşanan olayları okuyarak. Odama yansıyan alevlerin titreşen gölgeleri tüm yaşanmışlıkları siliyor. Yukarıya doğru çıkan alevler tüm izleri yok ederek titrek hareketlerle dumanlar ve islerle beraber havaya karışıyorlar. Anılar ve tutkular kayboluyor dumanların içinde. İşte her şey bitti, yanarak yok edildi bir yatak odası, mutfak, salondaki perdeler, geçen ay alınan bir ayakkabı, birkaç yıl önce değiştirilen koltuk takımları… Dışarıda birkaç yüz aralarında konuşuyorlar:
“Nasıl çıkmış acaba yangın?”
“Yaşlıydı zaten.”
Etraf yanık ve zorunlu bir sona erdiriliş kokuyordu, bitmişliklere kucak açan.
Dolar tren garları. Trene bindikten sonra koridorda yürürken koltuk numarası aranır, bazen ’tek otursam keşke’ denirdi. Uzak bir kente gidilir, yabancısı olunan.
Susuyor her şey. İnsan insanı unutmuşken, var olma çabası bireysel olarak ele alınır. Acılar çekilir, sonsuz beklemelerle. Cam parçalarının kırıklığı dolu o beklemelerde, o unutmalarda. Bir yüz tekrar anımsanır ince ince, akşamın indigo mavisi koyuluğunda. Bu kentin sokaklarında hâlâ yaşamak istediğim şeyler var ve bu hayaletlere kendimi kabul ettirmeyi istiyorum, hoyratça örselendiğimi, örseleneceğimi bilerek. Baharlara karşı durulamazdı, tomurcuklar patlardı, güller açardı her yanda… Evet, bakarsın birisi beni görür ve bu yalnızlığıma konuk olmak ister.
“Aramızda yaşanacak şeyler için şimdiden heyecanlıyım, benim sende görmediğim ve senin bende görmediğin her şey için heyecanlıyım.” diye söylerdim birisine. Yan yana yürürüz, derken bir yerlerde bir şeyler içeriz. Sonra ben onu evime götürürdüm. Çirkin ya da güzel olmasını umursamadan, sadece sesi ve dokunuşları içindeki ayrıntılarda gezmeyi isteyecek, “Bu anın kaybolmasından korkuyorum.” diyecektim. Birbirimizi hor görmeden ya da kınamadan, eski yaşantımızda olan aldatmalara zemin hazırlamadan. Unutulmuş, eskimiş bir mekân seçerdik kimselerin görüş açılarına girmemeyi dileyerek, en önemlisi birbirimizi unutmamaya söz vererek. Sonra adımı imlerken ben heyecanlanır, önemli bir şey söyleyecekmiş hissine kapılırdım. Fakat ne oluyor? Böyle yorgun, bezgin ve belleğimin kumaşı yıpranmış hâlde neden görünür olamıyorum. Yaşamış olduğum her şeyin anlamsızlığı çöküyordu üzerime çünkü. Bu başı boşluğum nereden geliyordu? Özlemlerimden ve tutkularımın doğranmasından kaynaklandığını anlıyordum bugün. Bir beklediğim olduğuna inandım oysa. İnanışlarla geçti yaşam işte, aldanışlar barındıran. Unutmak daha mı kolaydı beklemekten? Bir gece çarpılan bir kapıda terk edilen o ev ve anıların ta kendisiydi belki de yaşam. Bu yerleşik acı, yaşamın bana sunacak zevklerinden de mahrum bırakıyordu beni.
Otogardan çıkarken yürüdük el ele. Akşamın serinliği üzerimize çökerken.
“Sen de seviyorsun beni.” dedi.
İnsan birisini sevince yaşamın o güne dek görünmeyen resimleri de beraberinde geliyordu. İnsan bazen birden başka insanı da sevebilirdi. Adımı imlediğinde suçüstü yakalanmışım hissine kapıldım sürekli. Daha sonra itiraf ettim. Cılız, titrek, eprimiş bir sesti bu.
Hayatımda olmasını istediğim başka bir ruhla aramızda bir daha yaşanmayacak bir duygu özlemi esrikliğine düşerek cevap verecektim. Ama yanımda bulunan bu insana bu olumsuz durumlara ortak etmenin pişmanlığıyla. Erimiş ses tonuyla.
“Seviyor muyum?”
İşten eve geldim. Açım, yorgunum. Üstelik yağmurda biraz daha yürümek için yolu neden bu kadar uzattım? Neydi damlalarla derdim? Poşetleri mutfak taşının üzerine bıraktım. Bulaşıkları dünden bırakmışım gene, bulaşık deterjanı almayı da unutmuşum. Oysa meyveli olanları çok severdim. Mutfak masasının üzerinde duran kül tablası da ağzına kadar dolmuş… Lavanta kokulu çöp poşetlerine çöpleri de koymayı unutmuşum. Bu küreselleşen dünyaya ne kadar daha dayanacaktım? Kimyasal zehirlenmeyi sürdürmeyi daha ne kadar sürdürecektim? Uykum varla yok arası. Oysa gecelere doyamam. Bugün çok yorgunum. Yattım. Bir rüyaya daldım, yüzme bilmeden. Gülümsemeleri anımsadım, hayatımı açacak bir anahtarı aradım, o anahtarın denizin dibinde olduğunu bilemeden, bana söylenmiş ya da söylenmemiş güzel sözcükleri düşündüm hiçbir aykırılık olmadığını duyumsamadan. Zihnimde beliren inanmaların tam da burada boşluğunu ve acıtıcılığını hissederek. İnsan kendisini gece gerçekleştiriyor, en önemlisi en çok ta kendisini başkalarında özlüyordu sınırsız bir iç çekişle.
Acım ne? Onulmaz bir hissin içinde yalnızım. Başıboş hâlde. Yerinde olmayan, belirgin olmayan şeylerden konu açılınca benden de konu açılıyor.
Ellerimi severdi, saçlarıma dokunup kaybetmek istemeden. Şimdi nerede? Bilmiyorum. Derin boşluklar, doldurulamayan. Unuttu beni. Unutmayı beceremeden. Beni unutmadığını unutmayarak aslında.
“Seni benden başka kimse bu şekilde sevemez.” dedi.
“Sever!”
“Sevmez!”
Sıcaklık tepede asılı durmuş ve hava bulutsuz bir gökyüzü mavisine teslim olmuş. Kent mutsuz, yaşam yeniden başlamış. Ne zaman? Hangi ara başlamış bu hayat? Her şey bir önceki günün kalıntısı ise yeniden güne uyanmanın ne anlamı olabilirdi? Oysa bugün ya da yarın bazı şeyler değişebilir miydi?
Sıcaklık daha da bunaltıyor. Sonbahar yapraklarını ve tatlı soğuklarla beraber giyilen yumuşacık kazak ve berelerle yaprakların üzerinde yürümeyi özlemek sınırsız bir iç çekişle. Buydu yaşamın özü. Bana göre, kimse beğenmedi bunu.
Otobüsün penceresinden yol kenarındaki düzlüklerde küme küme ağaçlar, solacakları günü beklerken yaşama kafa tutuyordu aynı zamanda.
“Sen neden böyle olumsuzsun?” dedi.
“Sana olumsuz gelen şeyler nedir?”
“Akıllı birisin sen, kafan da yerinde. Üstelik sanatçısın ve bu hâlin beni endişelendiriyor. Zayıflamışsın gene.”
“Bazen kendimi iyi hissetmiyorum, bir an geliyor huzursuz oluyorum. En basitiyle yaz mevsimini sevmiyorum, bu sıcaklar…”
“Geçer, olumsuz düşünme.”
“İçimde kötü bir his var.”
“Geçer.”
“Geçer mi?”
“Gez biraz kafanı dağıt.”
“Olur.”
“Sahilde yürü biraz, derin nefes al. Ya da yarın istersen Eminönü’ne gidelim, balık ekmek yiyelim, olur mu? Hem sen seversin balıkları, heykellerinde de var.”
Bu kadar sığ ve yüzeysel olmayı nasıl başardın?
“Ben balıkları sadece sanatta severim, tenimi taşlaştırmayı başararak.”
“O ne demek?”
Yaşamını ve zevklerini elinden alan katil, toplum içinde görünmeden geziniyor, gölgeleri karanlık sokakların derme çatma evlerinde belirerek…
“Neredesin, kayboldun. Gözlerin nereye bakıyor?”
“Kaçtım.”
“Nereye?”
“Bilmem.”
“Niye böylesin sen. Ne kadar güzel konuşurdun? En son bir şey diyecektin?”
“Unuttum.
“Peki.”
“Ne yapabilirim senin için?”
“Hiçbir şey.”
Akşam bir mektup yazdım ona:
Beni bu kadar sevme, sen ve ben olmaktan o kadar yoruldum ki. Aramızda yaşanan her şeye sevgililik adı altında toplamandan o kadar sıkıldım ki. Ama seni kaybetmek de istemiyorum ve gördüğün gibi ben kişisel sorunlarına yenilmiş bir adamım. Altımda yatan değerleri anlarken zorlanıyorsun ve yüzeyin hemen altındakilerle ilgilenmemeye çalışman beni yeterince yordu. Unut beni. Hatırlama hayatının hiçbir köşesinde ne olur. Eskisi gibi değiliz ve yıllar bizden neler götürdü, aynı kalamadık, ne çok şey kaybettik. Önce sevgimizi, sonra saygımızı ve ikimiz de battık. Görüşmemek ikimiz için de daha iyi olacaktır emin ol. Bir şarkıda beni anımsa gene de, ikimiz arasında yaşanmış ve yaşanacak her şey için söylenebilecek onca söz var fakat ne söylersek söyleyelim hep bir şeyler eksik kalacaktır. Seni yeterince yormuş olduğumu fark ediyor ve sana her baktığımda daha güzel şeyler yaşama ihtimallerini elinden alıyormuşum hissine kapılıyorum inan. Sigarama karışma. Yalnızlık hakkıma el koyma.
Sonra yırtıp attım.
Yeniden yorganın altına saklandım, evimde olmadığımı fark ederek. Bulunduğum yerde kendimi bir an garipsiyordum. Ait olduğum, asıl yaşantımı sürdürdüğüm bir iç mekanı, yaşadığım evde bulunmayı istedim. Bir yerlere kök salma ve kesin olarak yerleşme çabası gösterememiş olabilir miydim? Ama hayır, insan yaşamda kendi kararlarının cezasını mı çekiyordu? Kendi yaşamımı düzeltmek adına bulunmam gereken yerin artık çok ötesindeydim. Yaşamam gereken yeni cehennemler tasarlamam gerekirdi, tadına doyulmaz hüzünlere tekrar yenilmem gerekirdi. Bir otel odasında sabahı karşılamayı denedim bu kez. Balkonunda yapma çiçekleri olan ve sabahı yalnız karşılanan.
Biriktirilmiş bir ötelenme duygusunun zamansız ortaya çıkan durdurulamaz üzüncüyle yatakta öylece uzanıp dünyanın tehlikelerinden korunmaya çalıştım ama asla bunu yapamadan. Dışarıda yaşam devam ediyor, devinimlerle ve eksiltmelerle, bir daha eskisi gibi olamamalarla. Bir daha geri gelmeyeceğini iyi bildiğim bazı mutluluklarımı kötümserlikle tekrar sezdiğim sonsuz anışlarla. Dün bu şehirde denize bakarak sigaramı içtiğim bir anı yaşadım. İlk konuşma eğiliminde olan birisi değildim artık. Eskiye dair ne varsa unutmuşum, unutmuşum herkesi yolunca yordamınca. Hepsini toprağa gömüp üzerlerinde acı yeşile çalan bitkiler büyüyor şimdi. Oysa yeni birisine anlatacak ne çok şey vardır: İnsanlar, anılar, mutluluklar, mutsuzluklar, başarısızlıklar, aldanışlar… Bir otel odasında içeriye giren rüzgârlar perdeleri hafifçe oynatıyor. Aşağıda keman ve hicaz sesleri. Güvenmek. Kime, nasıl? Sesler artıyor, kahkahalar akşamın karanlığında imleniyor. Yaşamın sesleriydi bunlar.
“Otuz yaşından sonra hayatında önemli gördüğün birçok renk solacak” dedi.
“Bu duruma o yaşa geldiğimde hayat karar versin olur mu?”
Yanılmadı.
Acımasız, hoyrattım. Gençliğime güvenirken, zamanı elimden kaçırdım, tutamadım. Yılgı dolu gözlerimden, dökülen dişlerimden ve solmuş saçlarımdan okunan; isteyip de yaşayamadığım duyguların savruluşu, yaşanmış ya da yaşanmamış özlemlerim. Usuma gelen duyguların başı boşluğu. Hayal ile gerçekler karşılıklı silahlanırken sağ kalan olmadı, herkes her şey bir cinayete kurban giderken.
Gitti işte. Çalınmış zamanlarda bir düşü bölüşerek, sonra kendi gerçek görünen yaşamlarımıza koştuk. Unuttu bile. Başka evlere, başka insanlara koşarak. Geriye kalan şey, bir dalganın gelip beni vuracağı o ıssız sahil. Bir süre dümdüz giden o çizgim nerede bir dönemeç yaptı? Ve ben bunu kendime açıklayamadan, kendi haklarımı kendimden aldığım sonsuz geceler geçirdim. Unutmak, duyulan acıları kendine katıp yaşamı sürdürmekti, unutmak keşfedilmesi gereken yeni coğrafyalardı…
Bir otobüse binerdim gitmem gereken yerin önemini bilmeden. Gözümden bir iki damla düşer, yanımda oturan birisi “Neyin var?” derdi. “Çok sevdiğim birisi, birileri öldü.” derdim.
Evime gidiyorum tekrar. Yaşamıma karışmış tüm ruhları unutmamış olduğumu fark ederek, birisinin evinin oradan geçerek onu unutmamış olduğum tablosu asılacak gene zihnime.
Merdivenleri ağır ağır çıkıp anahtarımı aramaya başladım ceplerimi yoklayarak. Anahtarımı bir yerlerde unutmuş ya da düşürmüş olduğumu fark edecek, kedimin aç olduğunu düşünecek, eşiğe kapının hemen altına oturup bir çığlık koyuverecektim…
Yazan: Kemal Macar