Sevgili Funda,
Artık konuşmamız gerekiyor. Kelimelerimi kaybedeli bir haftayı geçti. Onları artık hiçbir yerde bulamıyorum. Sana dair bir şeyler karalamak için masama oturduğum günlerde, anlatışımdaki yetersizlik canıma okuyor. Senin en ufak bir titreşimini bile kâğıda dökmekten acizim. Yine de elimden geldiği kadar ikimizden bahsetmeye çalışacağım ve bu mektubun başında, tam da şu an iki ayrı kişiyken biz, okumayı bitirdiğinde içinde bir yerde beni de duyumsayacağını ummaktan başka çarem yok. Seninle yüz yüze gelip tüm bunları anlatmam da mümkün değil. Söylediğin hiçbir şeye dikkat edemiyorum çünkü. Yakalayamıyorum. Seni dinlerken, ellerinde, çillerle kaplı alnında, gerdanlığında tanıdık bir şey arıyorum. Aynı anda yola çıkmış iki insanken, sen sanki uykuya daldığım bir yüzyıl boyunca benim hayatımı yaşamışsın. Ben bambaşka kadınların ayak izlerini takip ederken, sen görmek istediğim şehirleri, evden tek parça eşya almadan çıkıp gitmek istediğim saatleri, girmek istediğim belaları çoktan bir anı hâline getirmişken, sana artık ne katabilirim? Sanırım hiçbir şey. Benden dört başı mamur bir mutfak robotu, yalnızca üzgünken oturulabilecek bir sandalye bile olabilir. Peki ya bir sevgili? Bu aslında hiç de olası bir durum değil. Üstelik bu satırların anlatmak istediği de bir aşk güzellemesi değil. Başını yastığından kaldırmanı, silkinip kendine gelmeni ve seni çepeçevre saran bu adamı artık görmeni diliyorum. Fark edebiliyor musun? Düzenli mesai saatlerinde durmadan konuşup şikayet ederken birden yavaşlamaya hatta küçülmeye başlayan ve merkezine doğru çekilerek içine sadece seni sığdırabilecek bir koni hâlini alan bir adamdan bahsediyorum aslında. Kelimelerime yer bulamayışımız da böyle bir döneme denk geldi işte. Tüm trenlerin aynı istasyona gittiğini sanan çocuk tarifeni, olsa olsa bir kadının bir kuştan çaldığı uçarılıktır dediğim, gülümseten genç kızlığını öğrenmeye ve heybeme doldurmaya öylesine meraklıydım ki başka hiçbir şeye yer kalmamıştı. İçi sadece seninle dolu, koskocaman bir koni! İnanır mısın bana bilemiyorum ama kaybettiğim onca şey hiç mi hiç umurumda değil. Ama sen korkmaya başlıyorsun, görebiliyorum. Gittikçe kuvvetlenen ve benden güç alan varlığının bir gün enkaza dönüp başıma yıkılacağını kuruyorsun. Korkma. Funda, ben şuursuz bir kalabalığın içinde, güzel okullarda, güzel kitaplar okuyarak ve güzel giysilerle dolanarak güzel bir gelecek kuruyordum, farkında mısın? Bir sıfatın uğruna unutulan yaşantıyı görebiliyor musun? Bana ait olan, yaşamam için sözlüğüme girmiş mutluluk kelimesi bile bambaşka insanların hayalleriyle besleniyor. Onların diledikleri zamanda da belki son bulacak. Bilemiyorum. Funda, bir de şu konu var ki muhakkak anlaman gerek: Ben babamı sevmiyorum. Beni kocaman bir adam yahut dengi gibi görmesine dayanamıyorum. Bir kere bile beni balkona çekip kız arkadaşlarımı sormadı mesela, boyumun nasıl attığını fark etmedi yaz tatillerinde. Yıllardır onun içinde ve gözlerinde çocuğunu kolluksuz denize gönderen bir baba misali kır düşmüş bir endişeyi aramaktan bıktım usandım. Şimdi anlayabiliyor musun, senin varlığının hiçbir zaman bir enkaza dönüşemeyeceğini, tanıştığın çocuğun zaten içinde bir enkaz sessizliğini taşıdığını? Kalabalığın sırtından dönen sesimi aslında sessizlik sandığımı duyuyor musun? Farkındasın, görebiliyorsun ve duyabiliyorsun beni Funda, artık daha fazla sorgulama. Ben ilk kez kendimden başka bir insanın var oluşunu büyük bir mutlulukla karşılıyorum. Bedenimden uzayıp giden bir kara parçası gibi değil, hayır öyle değil; ulaşmak için topraklarımı geride bırakmayı içtenlikle dileyebileceğim bir ada misali içimde duruyorsun. Yer değiştirmiyorsun, solmuyorsun, bitmiyorsun, karşılaştığın gerçekleri bir bir kırıyorsun. Havada azot, oksijen ve karbondioksit vardı değil mi Funda? Aramızda yalnızca tek bir madde varmış da bu bizi birleştirmek için efsanelerle, şarkılarla, tesadüflerle ikimizi birden sarmalıyor.
Senin yok oluşuna değinmek hiç de içimden gelmiyor Funda ve hatta bu durumun gerçek dışılığını görememen bir parça da üzüyor diyebilirim beni fakat bunu da konuşmalıyız. Teninin soyulmaya başladığı ve midende okuduğun satırları, gördüğün yüzleri kusmaya başlayan ikirciksiz bir krampı hissettiğin andan beri yok olmaya başladığını hayal ediyorsun. Siliniyorum diyorsun. Hecelenemiyorum. Siliniyor yer yüzünden adını aradığımız bileklik tezgâhları, evet; Van Kalesi’nde rastladığımız, atından düşen küçük çocuk, denizi görmek için başını yasladığın otobüs camları, her şey çekiliyor birer birer. Sahafların sokağını bir türlü düzeltemeyen belediyeler sokuluyor hayatımıza, yaşamı çoğaltan, ölümü yoluna sokan bir uzak zaman icat ediliyor ve bu zamanda şairler ekmek parası peşinde koşuyor, senden habersiz kalıyorlar, ellerin bir çift elden, göğüslerin herkesin ayıpladığı, hay Allah, ömrümüzdeki sarp bir yükseltiden bir fazlasına dönüşemiyor. Hata yapmaya da tam bu noktada başlıyorsun Funda. Neden mi? Bir insan, hayatının herhangi bir anında derin bir özlem duyduysa bambaşka bir canlıya karşı, onunla tekrar kavuşsa bile her hareketini, tüm kıvrımlarını ve en çok da mutluyken yüzünün aldığı şekilleri, diğer insanların anlayamadığı bir bellek gücüyle teninde saklıyor. Bu biraz da, “Sen gidince peki ya ben ne yapacağım ?” diyememenin doğurduğu bir sonuç. Diyemiyoruz Funda, çünkü artık yürüdüğümüz bu yolda düşüp en başa dönmekten o kadar yorulduk ki etrafımızda aşina olmadığımız, suyumuza aydınlatan bir ışık dahi yansa, sırtımızı dönüyoruz. İncinmekten ölesiye korkuyoruz. Bir saniye, ben bunlardan artık çok sıkıldım Funda, konuyu da dağıtmamam gerek. Korkmak da heybemizden düşmemiş miydi zaten? Ben seni çok özlüyorum ve durmadan seni aralıyorum kaybolduğun her noktada. Tüm yeryüzüsün. Üstünden sıyrılan ipeğin çığlığı, Afrika’dan kalkıp boynuna dolanan Nil, ayak bileklerinden, inceliği beni büyülüyor mu yoksa korkutuyor mu bilmiyorum, saçlarına kadar uzanan ve bomboş caddeleri örten karın beyazlığında bir ten, telgraf tellerine dizilmiş güvercinlerin altını çizen parmakların, çocukluğum ve korkularım geçiyor teller boyu, yanı başımdalar. İtfaiyecilerin en derin uykusunda ateş alan bir dağ yangının ortasındayız Funda. Haklısın, her şey ortadan kayboluyor ve bir tek senin bölünmezliğin, eskimeyişin duruyor aramızda. “Sevdanın rengi turuncudur.” diye sarsılan bir çocuktan yeniden doğuyoruz. Cinsiyetler ortadan kalkıyor, diller, mezhepler, bildiriler, haber bültenleri bir bataklığa saplanıyor. Böylesi bir çılgınlıkta bizi kimse görebilir mi sanıyorsun?
Tanrı mı ?
İkimiz de birbirimize hiç annemizden bahsetmedik Funda. Çocuklar anneleri ansızın sorulacak diye korkmamalı bu dünyada. Hâlâ inanıyor musun Tanrı’ya?
Benimle gelir misin ?
Simsiyah saçlı bir kadın, küçük bir istasyonda, geç kalmış yolcuların, yere atılmış koçanların arasında ilk kez mutlu. Simsiyah saçlı bir kadın, küçük bir istasyonda hiçbir şeyi değiştiremeyeceğinin farkında ve ilk kez mutlu. Evet seni düşlüyorum ve ormanlar, böcekler, kulübeler, parklar boyanıyor turuncuya.
Yazan: Orçun Yalçın