Edebi

Tuna Şaşkını

Dudaklarımı kıpırdatsam da bir şeyler söylesem diyorum ama böyle durumlarda ne söylenirdi hatırlayamıyorum ve ayrıca sözlerin yoğun duygularımı basitleştireceğinden korkuyorum. Sadece gülümsüyorum o yüzden. İçimde taşkın bir sevinç. Şimdi hemen, söze dökülmemişleri, dökülemeyecekleri hissetsin, hiç konuşmaya gerek kalmadan ikimize ait bir hayat başlasın, istiyorum. O ise gayet rahat gözüküyor; üzerinde sadece külotu, çıplak, karşımda duruyor: “Kahve yapacağım, ister misin?” diyor elleri belinde; işgüzar ve sevimli. Ne güzel bir vücut! Yere sıkı sıkı basan kemikli ince ayaklar, uzun bacaklarında diz kapaklarının hemen üstünden başlayan zarif koşucu kasları, belindeki kıvrımlara tezat, sivri omuz uçları. Benimkilerin ancak üçte biri kadar, dik ve genç memeler. “İsterim” diyorum olağan bir gündeymişiz gibi. Gülümsüyor, sıcak. Mutfağa gitmeden, kendine en az bir beden büyük gelen gömleğini yerden alıp geçiriyor üstüne, doğal, öylesine.

Az sonra ıslığı geliyor mutfaktan, bir yandan da dolapların açılıp kapanma sesleri. O, benim mutfağımda; benim pazar kahvaltıları, çocuklara yemekler, çeşit çeşit reçeller, turşular hazırladığım mutfağımda. Düzeninden, temizliğinden gurur duyduğum mutfağımdan utanıyorum sanki birden. İçindeki yabancıya, benim onsuz hayatımın bütün detaylarını ifşa ediyormuş gibi geliyor, panikle “yardım edeyim mi!” diye bağırıyorum. Bir an önce kahveleri yapsın, gelsin istiyorum. “İstemem!” diyor yarı şaka yarı kızgın ton verdiği sesiyle.

İki kahve kupası bir elde, diğerinde bir kurabiye -benim kurabiye kavanozumdan bir kurabiye, çikolatalı, dev çatlak kurabiyeler; en çok kızımın sevdiği- geldi oturdu karşıma. Kahveleri komodinin üstüne koydu. Gülümsüyor. Sıcak kahveler cilada rakı beyazı iz yapacak. Kurabiye kırıntıları dökülüyor ısırığından, eliyle silkeliyor gömleğinden öylesine. Alsana kahveni diyor, konservatuvar diyor, son derse girmem lazım diyor, öğrencim gelecek akşamüstü eve, tereyağlı mı bu kurabiye – güzelmiş, en geç yedide spor salonunda olacağım sen de gelsene, diyor. Cevabımı beklemiyor, konuşuyor. Gülümsemem donmuş, bakıyorum yüzüne. Konuştum mu hiç, hatırlamıyorum. Ateşli sevişmemiz sonrasında yüzüme duran gülümseme var bir tek aklımda, zamanda asılı kalmış duruyor.

Sonradan çok düşündüm bu gülümseme üzerine. Acaba çok mu aptal görünüyordum ki hızlı hızlı toparlanıp gitti o gün, kahvesini bile bitirmeden. O yüzden mi gitmeden beni yanağımdan öptü, bir anlık tereddütle bir şey söylemekten vazgeçerek. Bilmiyorum. Ne söylemek istediğini belki de hiç öğrenemeyeceğim.

Günler her zamanki hızı ve rutini ile geçti: ikisi hafta sonuna denk gelen tam sekiz gün. Konservatuvarı aradım bir kez ama onu sormadım, kızımın programıyla ilgili bilgi almaktı bahanem. Santral beni müdür yardımcısına bağladı; müdür yardımcısı benimle konuşurken arkadan sesler geliyordu, belki O’nun sesini duyarım diye kulak kesildim. “Programı doğru biliyormuşum, ama teyit ettim, iyi oldu” dedim müdür yardımcısına, yalandan. Günler böylece geçti. Çocukların babası iki kez geldi eve, birincisi hafta sonu çocukları almak için, ikincisinde de bırakmak için. “Bir kere de güldüğünü göreyim yahu” dedi. Kimse “nasılsın” demiyor, gördüklerinden çıkan sonucu alıp gidiyor. Geçen gece minik oğlum sordu bir, “anne neyin var” diye. “Bir şeyim yok, şekerim” dedim, ikna oldu. Kızım ise, değil benim, kendisinin bile farkında değil, aklı bir karış havada. Biraz daha genç olmak isteyebilirim ama yeter ki ergen olmayayım yeniden! Ya her şeyden aşırı tasalı ya da aşırı kaygısız benim kızım. Ortası yok. Ben de öyleydim onun yaşındayken.

Ne zamandır tanıyorum Tuna’yı, ne kadar tanıyorum? Kızım konservatuvara geçen yıl başladı, demek ki tanışmamız ve sonrasında gelişen arkadaşlığımız hepi topu bir buçuk yıl. Hayat dolu Tuna, rahat, içten, sosyal – çabucak kaldırdı aramızdan veli-öğretmen resmiyetini. Geçen yaz çocukları da alıp Asos’ta kamp kurmayı da o teklif etti, bu yılın ilk yarıyıl tatilinde trenle Hırvatistan’a gitmeyi de. Birdenbire böyle bir arkadaş bulmak beni adeta sarhoş etti. Kendim gibi ofis insanlarından sıkılmıştım çoktandır. Bambaşka bir insan oldum. Daha genç, daha salaş kıyafetler giymeye başladım, çocukları annemlere bırakıp geceleri Tuna’nın grubuyla çaldığı mekânlara gitmeye, sonrasında sabahlara kadar içmeye, gülmeye, gezmeye alıştım. Bu süre zarfında evime hiç gelmedi Tuna. Bahanesi hazırdı: “Orası şehrin dışı canımın içi; evse, benim ev şurada! Ama gezmek lazım, gezmek!” Böyle derdi, gülerdik. Onun evine hiç gitmedik.

Keşke benim evime de hiç gelmeseydik. Yüzümde donup kalmış gülümsemeye küçük bir öpücük kondurup gittiği gün -ki bir pazar günüydü- çocuklarımı annemden almam lazımdı, ertesi sabah onların okulu, benim işim vardı. Bir gece önce zaten çıkmıştım, o günü normalde evde geçirmem lazımdı. “Hadi sana gidelim” demişti. Aramızda ne zaman başladığını anlayamadığım, o vakte kadar isim koyamadığım ilişkimizde oluşmaya başlamış cinsel gerilimi “hadi sana gidelim” demekle bir sonraki adıma taşımak da yine ona düşmüştü. Ne “yarın pazartesi” ne “çocukları almam lazım” ne de başka bir şey söyleyebildim. Eve girer girmez ikimiz de doğal olanı yaptık: seviştik.

Bugün, aradan geçen beş haftadan sonra yine bir pazar günü. Konservatuvarda kızımın veli toplantısı var. Elbette Tuna da orada olacak; elbette her zamanki gibi istersem öğretmenlerle birebir görüşmeler yapabileceğim. Ve ben bugün çok şey istiyorum. Öncelikle, Tuna’dan önceki giyim tarzımda giyinmek istiyorum evden çıkmadan. Kendimi en rahat ve en kendim gibi hissettiğim tarzda: yumuşak kumaşlı, üstüme rahatça oturan bir elbise ve topuklu ayakkabılar. Sonra kocaman yeşil gözlerime bolca rimel, dudaklarıma kırmızı ruj. Hazırlanıp aşağı indiğimde, uzun zamandır beni salaş kıyafetlerle ve makyajsız görmeye alışmış oğlum ağzı açık bakakaldı. Gözlerindeki çocuksu hayranlığı gördüm, gittim onu öptüm, öptüm. Bu defa da kızım “anne iyi misin sen?” dedi. “Süperim, şekerim!” dedim, göz kırparak. Ergen suratıyla bana tuhaf tuhaf baktı. Çantamdan ıslak mendil çıkardım, oğlumun yanaklarında bıraktığım ruj lekelerini sildim. Annem “hadi bırak ben silerim, geç kalacaksın, çık artık” dedi. Onu da öpüp çıktım “şehir dışındaki” evimden.

Evet, bugün çok şey istiyorum. Beş haftadan sonra bugün, Tuna’yı görmek istiyorum. Sıfır noktasından ona yeniden bakmak ve beni nasıl teklifsizce alıp başka dünyalara götürmeyi başardığını, sonrasında da nasıl teklifsizce ve aniden kendi dünyama geri bıraktığını anlamak istiyorum.

Yorum (0)

Yanıt bırakın

E-posta adresiniz yayımlanmayacak. Gerekli alanları işaretleyiniz *