Edebi

Sessizlik Ülkesi

I.

Tüm bunların ne anlama geldiğini kestiremiyorlar. Onlar için çok zor bir yolculuk. Bir uçaktalar. Z. ve dört arkadaşı. Birbirleriyle tedirgin konuşmalar yapıyorlar. Evlerinden, ailelerinden öylece koparıldılar, tanık olmadıkları, ait olmadıkları bir dünyanın avucuna bırakılacaklar. Orada yaşayabilecekleri bile şüpheli. Z. karısının ağlayan ellerini düşünüyor. Arkadaşı C.’nin ise o an başka bir şey düşünemeyecek kadar tuvaleti geliyor. İşte şimdiden başladık. Eğer onu anlamazlarsa, kötü bir kokuyla baş etmek zorunda kalacaklar.

Onları hırpalayarak, zorla uçağa bindiren üç adam önlerinde oturuyor. Uzun bir süre açık ağızları, göbekleri ile senkronize hareket ederek, kısık gözlerine eşlik ediyor. (“Fazlasıyla duyarsızlaşmış kulaklarıma rağmen, etime batan bir şeyler var görüntülerinde” diye düşünüyor Z.)

Kahkahalarının yavaşladığı bir sırada ayağa kalkıp rehinelerin yanına doğru yürüyor kısa boylu olanı.

“Sizler ülkemize armağan ettiğimiz ilk farklı yaratıklar olacaksınız.”

Beş adamın birden ona küfür ettiğini anlayamıyor.

“Konuşmayacak mısınız?”
“Neden bizi seçtiniz?” dedi C.
“Konuşmayacaksınız tabii. Ama şimdilik. Bakalım laboratuvarlarda hâlâ sessizliğinizi koruyabilecek misiniz?”
“Duymadın mı, neden bizi seçtiniz diyor arkadaşım.” dedi Z.
“Aslında gözleriniz öyle… Öyle derin ki, tüm kelimelerin orada saklı olduğunu bilmesem bile anlardım.”

Ürperir gibi oluyor kısa boylu adam ve bunu o çirkin gülüşü ile gizlemeye çalışıyor. “Susun bakalım… Az kaldı sessizliğin sonuna.” diyerek yerine dönüyor. C. iyice öfkeleniyor. Kendilerine yaratık diyen bu zorbaları cezalandırmak istemiş olacak ki adam yerine dönerken, kendini rahat bırakıp pantolonuna yayılan ıslaklıkla gülümsüyor.

II.

“Burası mı? Burası sessizliğin ülkesi oğlum. Burası gözlerin dil olduğu ülke. Dile vurulan prangaların, gözlerdeki kelimelere vurulamadığı ülke.”

Dinliyordum ki bunu yapmamak elimde değildi zaten. Bizler, konuşurken dinleyebilirdik, dinlerken aynı zamanda konuşuyorduk da. Çünkü babamın dediği gibi burası sessizliğin ülkesiydi. Elindeki uzun sopayla ateşi karıştırdı babam. Yüzüne vuran kızıllık onu demir gibi keskin, güçlü, bükülmez gösteriyordu. Ne düşündüğünü anlayamıyordum, ateşin kızıllığı vuruyordu o güzel bakışlarına, seçemiyordum. Belki de düşündüğü, alevlerin içinde saklıydı da ben anlayamıyordum. Belki de alev öfkeydi, pişmanlıktı ya da özlem. Konuşulabilen günlere duyulan özlem… Kafasını hızlıca sağa sola sallayıp çıktı dalgınlığının içinden.

“Madem bunu soracak yaşa geldin, sana bir şeyler anlatmanın vakti gelmiştir demek.”

Hiçbir şey söylemek istemiyordum. “Anlat” demekten bile korkuyordum. Sanki tek kelime çıksa gözlerimden, konu değişecek, bunca bekleyişim boşa gidecek gibi geliyordu. Sanırım bunu da anladı babam. Gülümsedi.

“Bak Z., evet yakın zamanda öğrendiklerin kafanı karıştırmış olabilir. Sen doğduğundan beri hep böyleydik çünkü. Hatta ben doğduğumdan beri de. Bu yüzden başka bir yaşamın varlığına inanmak insan zihnini çok zorluyor. Senin yaşadıklarını ben de yaşadım. Bu yüzden, duyduğun heyecan hem çok uzak hem de çok tanıdık geliyor bana. Atalarımız, bizden nesiller önce yaşayan büyük büyük dedelerimiz zamanında ne burada yaşıyorlarmış ne de bu şekilde. Adına Berbol denen, buraya çok ama çok uzak başka bir ülkede, çok daha iyi şartlar altında yaşıyorlarmış onlar. Bizim kadar hüzünlü değillermiş. Her üç ayda bir içinde bulundukları mevsime özel büyük bir şenlik düzenlerlermiş. Anlayacağın, yaşadıkları ülkede dört mevsim birden mevcutmuş. Başka ülkelere yolculuk da edebilirlermiş. Hepsinden öte, konuşabilirlermiş. Ama bizim gibi değil. Gözleriyle değil. Dudaklarının arasından havalanan sesler olurmuş. Herkesin dudaklarının arasından çıkan farklı bir ses, inanabiliyor musun? Kimsenin sesi diğerine benzemiyor. Sadece birbirleri ile anlaşmalarına yaramıyormuş bu ses üstelik. Belli bir ritmi, melodisi olan, insanları eğlendirebilen, neşelendirebilen ya da ağlatabilen, adına müzik dedikleri bir şey varmış.”

Tüylerim ürperiyordu. Tuhaf bir şekilde atalarımızın bu yaşayış şekli bana o kadar uzak gelmiyordu ve babamın anlattığı tüm bu yüzyıllar öncesi olayları, bedenimin her zerresinde, sanki ben yaşamışım gibi hissedebiliyordum.

“Peki ya daha sonra baba?”
“Berbol ülkesine sınır olan bir başka ülke varmış: Kiren. Tarih boyunca Berbol ile zaman zaman savaşlar yaşamışlar. Ama o günlerde… Böyle bir durum söz konusu değilken yani… Yine de… Bir gün, zaten çok da büyük olmayan Berbol’u işgal etmişler ve önlerine çıkan kim varsa öldürmüşler. Daha sonra, geriye kalan tüm insanları büyük bir hücreye hapsetmişler. Çok büyük bir hücre. Sadece onları hapsetmek için planlanıp yapılan çok büyük bir hücre oğlum. Oraya hapsettikleri bizim büyük dedelerimiz, ninelerimizdi, ağabeylerimiz, çocuklarımızdı, bizdik oraya hapsedilen oğlum.”
“Orada onlara ne yaptılar peki?”
“Onlara o kadar çok tahammül edemiyorlardı ki, sesini çıkaranı, konuşanı, öldürdüler. Hiç acımadan. Bu yüzden önce en masum olanlar ayrıldı.”
“Çocuklar yani…”
“Çocuklar… Sonra onların acısına dayanamayıp ağıtlar yakan anneler, babalar. Geriye dayanabilenler kaldı. Acısını sessizliğinde, suskunluğunda saklayabilenler kaldı. Diğerlerinin ölümüne şahit olanlar ve aslında yüzlerce kez, yeniden ölenler kaldı.”
“Peki onlara ne yaptılar?”
“Onları arkasında büyük kapalı kasaları olan arabalara bindirdiler. Boşluğa sürdüler.”

Bu son cümleyi söylerken, babamın gözyaşının içinde canlanan bir ateş parçası gördüm. Bu kıvılcım, onun yüreğiydi.

“Ve biz oğlum, sürdükleri bu boşlukta yeniden bir hayat kurmayı başardık. Biz yeniden doğduk. Topraktan, sudan, kuru ağaçtan yeniden doğduk. Birbirimize sahip çıkarak, acımızdan büyüdük. Sadece, oğlum… Sadece, çok sessizdik.”
“Peki neden baba, neden oradan ayrıldıktan sonra yeniden eskisi gibi olmadılar? Neden yine o şarkılar söyleyen seslerini kullanmadılar?”
“Onlar o hücrede çok uzun zaman kaldılar oğlum. Senin tahmin ettiğinden çok ama çok uzun bir zaman bu. Onlar orada konuşmayı unuttular. Çünkü bundan sonra ağızdan çıkacak her bir söz, bir ölüyü acıtacaktı. Gözlerinin önünde paramparça olan bir bedenin ruhunu sızlatacaktı. Bu nedenle bir karar aldılar. Yeni ülkeleri sessizlik ülkesi olacaktı. Acılar seslerle birlikte gömülecekti. Ve bu duruma kimse de itiraz etmedi. Edemedi. Sessizlik öyle bir büyüdü ki, birkaç nesil sonra yeni doğan bebekler bile sessiz sedasız, çığlıksız doğuverdiler. Sesler yok oldukça kelimeleri gözlere yüklemeyi öğrendi insanlar. Sıra bize gelene kadar her şey normalleşmişti. Bize sadece sürdürmek kaldı.”
“Peki baba, ya bir gün…”
“Bir gün kimse konuşmayacak Z. Bu artık o kadar kolay bir şey değil. Ayrıca… Bu bizim tek kuralımız Z. Eğer bir gün birinin buna teşebbüs ettiğini görürsek onun yaşamasına izin veremeyiz.

III.

Vardıklarında oldukça yorgun görünüyorlardı. Bir gün dinlenmeleri için izin verdik. Ertesi gün zaman kaybetmeden onları laboratuvara aldık. Bu deneyler daha başlamadan beni ürkütmeyi başarmıştı. Birkaç yüzyıl önce zaten onları katletmiş ve yurtlarından sürmüştük. Şimdi tekrar onları Kiren’e getirdik. Sessizliklerinin sebebi biz iken, şimdi onları tekrar konuşturmaya çalışmak için. Kendi ülkelerinde çok büyük şeyler başaran bu beş büyük adamı acı ile konuşturacaktık. Nasıl yoktan var ettiklerini sormak için. Bizim olanaklarımıza karşın, bir şeyler üretemeyişimizin hıncını çıkaracaktık. Bilemiyorum… İpler en olmadık yerde kopacakmış gibi geliyor. Bu işin sonu iyi bitmeyecekmiş gibi de.
Keşke onları konuşturmak yerine, biz onlar gibi gözlerimizle konuşmayı öğrenebilseydik. Belki yıllar alırdı ama yeni bir utanca sahip olmaktan çok daha iyi olacağı kesin.

İşte hepsi yerlerine oturtuldu. Yan yana konulmuş beş koltuğa. Elleri kolçaklara kilitlendi. Ne hissediyorlar acaba? Korku, düşmanlık, öfke? Hepsi? Bizimkiler kapıyı kilitleyerek dışarı çıktılar. Bu adamların oradan kaçabilme ihtimalleri varmış gibi. Başlıyorduk.

“Bizi duyuyor musunuz?”

Çaresiz gözlerle birbirine bakan beş çift göz. Hangi kelimeler süzülüyor şu an aralarında?

“Bizi anlıyor musunuz?”

Sessizlik. İşte şimdi o iğrenç işkenceye başlayacaklar.

IV.

Ben K.
Z.’nin oğluyum.
Bugün haftalardır süren bekleyişimizin ardından sahip olduğumuz o ufacık umut da kırıldı. Ne sanıyorlardı ki onları konuşturabileceklerini mi? Hayır. Konuşturamayacaklarını biliyorlardı hatta. Sadece her şeye rağmen şanslarını denediler. Birkaç kişinin ölümü daha, onlar için neden önemli olsun ki.
Burası sessizliğin ülkesi. Dedem babama konuşmaya teşebbüs eden insanları öldürmek zorunda olduklarını söyledi ama babam konuşmadığı için öldü.
Kelimelerden korkmamanın vaktidir artık.

Yorum (0)

Yanıt bırakın

E-posta adresiniz yayımlanmayacak. Gerekli alanları işaretleyiniz *