Gülmekten karınlarına ağrılar giriyor. Katıla katıla gülüyorlar, gözlerinden akan yaşlar sicim gibi. Bir an için kendilerini tutmaya çalışıyor, susuyorlar, sonra yine göz göze gelince koyuveriyorlar kahkahaları. Anayolun kenarındaki oyun parkındalar. İkisinin dışında sadece bankın birine kıvrılmış kimsesiz ihtiyar ile uzaktan uzağa birbirlerine havlayan köpekler var etrafta. Gece yarısı çoktan geçmiş, sabah olmaya yakın.
Kaydırağın dibinde gülmekten iki büklüm olmuş sarışın adamın akşam için planı böyle değildi aslında. Öğle yemeğine çıkmaya hazırlanırken patronun özel sekreteri vermişti haberi. Gelen talimata göre her ne işi varsa iptal edecek, akşamki iş yemeğine patronla birlikte katılacaktı. Oysa yemeğin iptal edildiğini sanıyordu ve bu angaryadan kurtulduğuna çok memnundu. Akşam nişanlısı ile birlikte adını aklına tutamadığı aile dostları bir ressamın sergi açılışına gideceklerdi. Kesinlikle keyif alamayacağını bildiği bu davetin bile çekilebilir yanı vardı, hiç değilse nişanlısı ile birlikte olacaklardı ve isterlerse kısa bir süre kalıp ayrılabilirlerdi. Ortaklık kurulacak firmanın kendini beğenmiş yeni genel müdür yardımcısı ile tekrar karşılaşacağını hatırlayınca, sekreterin diğer söyledikleri anlamadığı bir dilden cümleler gibi kulaklarından girip çıktı. İki hafta önceki toplantıda iri kahverengi gözlerini üzerine dikmişti kadın ve birkaç defa ayakkabısının sivri ucuyla ayak bileğine dokunmuştu masanın altından, yanlışlıkla olmamıştı bu, hatta belli belirsiz göz kırpmıştı sanki. Belki karşılık bulamadığından toplantı bitene kadar kendini övücü sözleri konuşmaların arasına denk getirip sıkıştırmıştı, istediği herkesi ve her şeyi elde edebileceğini hissettirerek. Sekreterin sinir bozucu tiz sesiyle saçılan laf kalabalığının arasında bir isim takılıp kalmıştı kulaklarında. ‘Özür dilerim, bir daha tekrarlayabilir misiniz son söylediklerinizi?’ demişti, doğru duyduğuna emin olmak için.
Caddeden gelen solgun ışıkta çok az seçebiliyorlar birbirlerini. Yine de toza toprağa karışmış üst başlarını görebiliyorlar, tam susacak gibi olurken yeniden savuruyor kahkahaları hâllerine bakıp. At kuyruklu olanın pantolonu paçasından dizine kadar yırtık, kravatlarsa çoktan fora edilip bir yerlere fırlatılmış. Aynı anda parmaklarını dudaklarına götürüp sus işareti yapıyorlar. Faydasız, daha beter kıvranıyorlar gülmekten. İlerideki bankta yattığı yerden doğrulan ihtiyar da hırıltılı, iç çekişlere benzer sesiyle katılıyor onlara. Gülmek nasıl bir şey besbelli unutmuş çoktan. Gecenin içinde birbirine karışmış saçını sakalını, üzeri kurumuş ter, sidik, kusmuklu perişan kıyafetlerini göremiyorlar; ihtiyarın, sarhoş, berduş ya da tehlikeli biri olabileceği de akıllarına gelmiyor. Düşünemezler çünkü şu an yaşadığımız dünyada değiller, geçmişle bugün arasında görünmez bir salıncakta sallanıyorlar. İhtiyar kıpırdandıkça üzerindeki naylon örtü hışırdıyor ve hışırtılarla kahkahaların arasında bir şeyler mırıldanıyor: ‘Anneciğimin yeşil mantosu vardı, o mantoyu aldığı gün hep gülmüştü zavallıcık, yeni kıyafeti olmazdı ki hiç’ Cümle ihtiyarın dişsiz ağızdan henüz çıkarken hüzünlü ifadesini kaybediyor, yere ulaşamayan kar taneleri gibi boşlukta bir süre asılı kalıp yok oluyor. İki adam için bu çocuksu ses, gülmelerine bir sebep daha işte. Dünyanın en komik şakasını işitmiş gibiler.
Sekreterin tekrarladığı sözlerinin içinde aradığı ismi bulmuştu. O isimle birlikte dokuz yaşına geri döndü ve ne zaman çocukluğundan bir an hatırına gelse olduğu gibi yine kızarmış ekmek kokusu sardı etrafı, diz kapağının altında da kabuk bağlamış bir yaranın sızısını derinden hissetti. Nişanlısını arayıp akşam için planlarının bozulduğunu ve buluşamayacaklarını birkaç kez üst üste özür dileyerek söylerken sesindeki keyifli tını kendini hemen belli ediyordu.
İş yemekleri için sıklıkla tercih ettikleri, şehrin en güzel manzarasına sahip restoranda bir araya gelmişlerdi. Tanışma ve selamlaşmayla geçen ilk dakikalarda aslında sırf elde edecekleri ticari kazançları düşündüklerini herkes gibi o da yine ustalıkla gizlemişti. Memnun ifadelerle hatır sorarak sanki birlikte olmaktan keyif aldıklarını göstermeyi başarmışlardı. Misafirleri, iri kahverengi gözleri makyajla daha da irileşmiş genel müdür yardımcısı tanıştırdı. Gidon bıyıklı Fransız işadamına kibarca ‘Bonsuvar mösyö’ deyip elini sıktı, sonra elini uzattığı diğer misafir at kuyruklu adama sahte olmadığı apaçık gülümseyip ‘Ra?’ dedi. Çok kısa bir tereddüdün ardından beklediği yanıtı işitti: ‘Han?’
Ra ile Han gülmekten yorgun düşüyorlar artık. Küçük bir sessizliğin ardından akıllarına aynı anda gelmiş gibi ayağa kalkıp omuzlarını birleştiriyorlar, çocukluklarında olduğu gibi. Yine aynı boydalar. O zamanlarda da böyle yaparlardı, hem de her gün, büyümek için can atılan o yaşlarda. Dişsiz ihtiyar bir şeyler daha söylemeye çalışırken yan yana durmuş asker gibiler bu hâlleriyle. ‘Çocukluk’ diyor önce ihtiyar ve ekliyor, ağzından sözcükler yine kırık dökük saçılırken: ‘Çocukluk, bu âlemin çirkin yüzünü görene kadardır. Pamuk şeker gibidir o zamanlar. Hele hele kucağına sokulacağın anneciğin hayattaysa.’ Derin bir soluk alıyor geceden. ‘Sonra büyürsün.’ İçinde ‘çocukluk’ sözü geçtiğinden belki dikkatlerini çekiyor, kulak veriyorlar ihtiyara. Onlar da bu akşam kendi çocukluklarına doğru bir yolculuğa çıkmışlardı. Yere oturup dizlerini göğüslerine doğru çekiyorlar. İhtiyarın gözlerini diktiği karanlık göğe dalıp gidiyorlar.
Ra ile Han’ın yıllar sonra karşılaşmalarına neden olan yemekte sohbet hızla ülkenin ve şirketlerinin gündemine kaymıştı. Kimse bu tanışıklığın ne zamandan kaynaklandığını sormadı, merak etmedi. İki saati aşan sürede, ortaklıklarını inşa edecekleri temel koşullar, ayrıntıları daha sonra çalışmak üzere dile getirildi. Mösyö Martin’in gür sesiyle anlattıklarını Ra diğerleri için tercüme etti. Genel müdür yardımcısının iri kahverengi gözleri bu kez Ra’nın üzerindeydi, delici delici bakıyordu. Zaten at kuyruklu saçları ve biçimli yüz hatları ile tartışmasız en yakışıklı oydu masada. Bir yandan yemekler yendi. Kestane çorbası tercih edildi önce. Ahtapot kavurması nefisti. Kirazlı ördeğe ise Mösyö Martin bayıldı. Şarap seçimi ondan istenmişti, yerli bir tatta karar kılındı, harika bir Kalecik karası içildi. Fransa seyahatleri ile ilgili anılar paylaşıldı, gülündü, eğlenildi. Han’ın patronu bir defasında Bastille gününde Paris’te olduğunu, abarta abarta o muhteşem gösterileri izleme şansı yakaladığını anlattı. Masadakiler etkilenmiş gibi yaptılar. Patronların akıllarından neler geçtiğini kimse anlayamazdı. Yüzlerinde sahte gülümsemeleri, işbirliğine hevesli, dürüst işadamı maskeleri vardı ama aşağı yukarı; imzaları atalım da sonra sizi aradan çıkarmanın yolu var ya da şu domates suratlı Fransız’ı bıyıklarını kazıyacaksın kalacak cascavlak gibi parlak fikirler zihinlerinde dolanıp duruyordu. Genel müdür yardımcısı ise makyajını tazelerken ileride Fransa’da açılacak büronun başına geçebilmek için hınzır planlar kurmaya başlamıştı.
Ra ile Han bambaşka hayallerdeydiler. Hem olup bitenin içindeydiler, konuşuyor, soruyor, gülüyorlardı, hem yirmi beş yıl önceki iki afacanın çocukluk günlerini yaşıyorlardı. İkisinin de akıllarına gelen sahneler aynıydı. Birinde; kol kolaydılar, tören askerleri gibi dimdiktiler, bacaklarını savura savura ‘önümüze gelene bir tekme!’ diye sokaklarda diğer çocukların üzerlerine yürüyorlardı. Diğerinde, hangisinin annesi pencereden uzanıp eve çağırmışsa, öteki ‘beş dakika daha nooolur’ diye başını hafifçe omzuna yatırarak masumane yalvarıyordu. Bir başkasında; kaldırımda oturmuş, ellerinde ya çekirdek külahları ya yağlı ballı ekmekleri, ileride sokağın caddeyle birleştiği yerden geçen otomobilleri kendilerine oyun etmişlerdi; markalarını tahmin ediyor, arabalar hakkında bildiklerini paylaşıyorlardı. Onların sıkı arkadaşlığı Ra’nın Fransa’dan geldiği üç yaz tatili boyunca sürmüştü. Sonra taşınmalar, seyrekleşen geliş gidişler, büyürken edinilen yeni arkadaşlar, yeni hevesler ve yeni hayatlarla kopmuşlardı birbirlerinden. Rahan, kendilerini yerine koydukları süper çizgi kahramandı. Yan yana geldiklerinde önlerinde hiçbir gücün duramayacağına gerçekten inandıkları bu kahramana dönüşüyorlardı, Rahan oluyorlardı. Zamanla isimleri neredeyse unutulmuştu sokakta, onlar artık ‘Ra’ ve ‘Han’ olarak kalmışlardı. Onun gibi maceradan maceraya koşuyorlardı oyunlarında, ‘Rahaaaaaaaaaannnnn!!!’ diye nara atıyorlardı.
Herkes bir sonraki hamleye kadar kendilerini kazançlı bularak, mutlu bir şekilde ayrılmıştı yemekten. Yıllar sonra karşılaşan iki arkadaşın birbirlerine soracak soruları, söyleyecek sözleri vardı. Bunca zamandır birbirlerini aramamışlar, küçük de olsa bir haber almayı düşünmemişlerdi. Büyüdükçe unutmuşlar, unutulmuşlardı işin doğrusu. Çocukluk anılarının birer parçası olarak kalmışlardı sadece. Şimdi zaman tünelinden geçip yeniden o günleri anımsarken hemen ayrılıp gitmek istemediler. Çatı barda oturup biraz laflamak ikisinin de aklından geçmiş, aynı anda söylemişlerdi. İçecek olarak alkolsüz mojito tercih etttiler. Önce hayatlarından bahsettiler birbirlerine, iş dışındaki hayatlarından. Türk mahallesindeki dönercinin Sarbonne mezunu oğlu Ra; iki kültür arasındaki bocaladığı yıllarını, Flaman sevgilisini, Han ise evlilik hazırlığını anlattı. Kısa sürdü tüm bunlar. Şehir ışıl ışıldı, davetkârdı önlerinde görmediler, orkestranın çaldığı şansonları işitmediler. Onlar Rahan günlerinden, paylaştıkça unuttukları bir diğerini hatırlatan anılarla geçirdiler saatleri. Kendilerinden küçük, herkesin ‘ufaklık’ dediği çocuğu Rahan gibi kurtarmak için yaptıkları hınzırlık Han’ın ilk aklına gelendi. Yazın kimselerin olmadığı okul bahçesine duvardan atlayarak girmiş zavallıyı ağaca bağlamışlardı. Ra tamamladı sonra olanları. İki sokak ilerideki evlerinin önüne döndüklerinde futbolcu kartlarıyla oyuna dalmış, çocuğu unutmuşlardı bile. Sıkı bir azar işitmişlerdi peşinden. Başka bir yaramazlıklarını çağrıştırmıştı bu azar. Plastik oyuncak baltayı sokakta havaya fırlatıp oynarken mızmız bir kızın gözlüklerini kırmışlardı. Mızmızdı sahiden, bunun için o kadar yaygaraya verilir miydi ortalık. Han’ın işiydi bu ama yüzlerine parmaklar sallana sallana kimin yaptığı sorulduğunda, Ra da ben yaptım deyince ikisi birden almıştı cezayı. Sokağa çıkmama cezası haylazlıklara engel değildi tabi. Balkondan kibritleri yakıp yakıp dışarı atarken alt kattaki çamaşırları tutuşturmak da Ra’nın marifetiydi.
En kısa zamanda yeniden buluşmak, bundan sonra sık sık haberleşmek için telefonlar, adresler alınacak, sözler verilecekti çıkışta ayrılmadan önce. Ama ayrılmadılar, kendilerini on yaşlarındaki gibi sokaklarda gülerek koştururken, apartmanların zillerini çalıp kaçarken buldular. Saint Germain Armani’den takım elbiseler, ayaklarında İtalyan makosenler olmasa o yaşlarından daha hızlı bile koşabilirlerdi. Koştular, koştular… Gülmek ve soluklanmak için biri dursa diğeri tutup sürüklüyordu. Arkalarından birkaç pencere açıldı ama yine kimseye yakalanmamayı başarmışlardı. Sonra camları tozlu arabalara ayıp resimler çizdiler yine o yıllardaki gibi ve işte oyun parkında kaydılar, sallandılar. Salıncak bugün ile çocuklukları arasında gidip geliyordu.
Dişsiz ihtiyar belli belirsiz kırpıştıran bir yıldız bulmuş, ona anlatır gibi yuvarlıyor kelimeleri. ‘At mübarek hayvandır. Çocukluk, delikanlılık atın dörtnala koşması gibi, doludizgin sürer, hızla geçer, biter. Yorulur bir yerde insan, tırıs gider gibi yaşarsın sonra; küçük küçük adımlarla, ihtiyarlığa doğru küçük küçük ama hızlı hızlı adımlarla. Lakin kocamışlığa varınca artık zaman ağır aksak yürür gibidir, yavaştır. Bir cananın yoksa hele sol yanında tükenmez sanırsın ömrü, Melek ül mevt unuttu seni sanırsın.’
‘Hadi’ diyor Han, ‘kalk hadi, hadi, hadi!’ Koşuyorlar yine çocuklar gibi. Çocukluklarını yakalamaya çalışıyor gibi koşuyorlar. ‘Rahaaaaaaaaaaaaaan!’ diye bağırıyorlar yollarda. Gece yarısı çoktan geçmiş, sabah olmaya yakın.
Yazan: Özcan Kalbinur