Salonda kara bulutlar var ve buna istinaden beynimde kalabalıklar. Bu kalabalıkların arasında küçük alabalıklar ve de sazanlar. Yalanım yok mushaf çarpsın koca koca sazanlar. Bunu sezenler var.
Yaklaşmaktalar odanın yarılmış duvarlarından kafamın içine doğru. Balıkçılar, beyin kemiriciler.
Ellerinde oltalar, zıpkınlar, ağlar ve bunlara refakat eden birkaç alet edevat daha. Herifler bir görünüp bir kayboluyor ya zararı yok, hatta bu durumdan hoşnut sayılırım. Hep görünseler aklımı yitiririm, hiç görünmeseler “Başlarına bir şey mi geldi?” diye telaş ederim.
Karanlık herifler. Karanlık beyin kemiriciler. Karanlık oda. Karanlık, karanlık, karanlık.
Şimdi düşünüyorum da ne çok alışmışım karanlığa, ağzıma yüzüme bulaşmış. Aydınlığa çıksam gözlerim aniden patlamış mısıra dönecek, vücudum kilden yapılmış bir Budha Heykeli gibi zerrelerine ayrılarak yere saçılacak sanki. Oysa eskiden karanlıktan korkardım. Evde yalnız kaldığım zamanlarda tüm odaların, mabeynin, banyonun, tuvaletin, mutfağın ışıklarını, hatta bahçeye giden seyyar lamba da dâhil tüm ışıkları yakardım. Keşke her gün 21 Haziran olsa diye iç geçirirdim. Karanlıkta kendimi sazanlarla dolu pis bir bataklıkta kir içinde hissederdim. Hâlbuki karanlık leke tutmuyor. Esas aydınlık açık ediyor ruhumuzun pasını, vicdanımızın saplandığı kirli bataklıkları. Artık aydınlıktan korkuyorum. Başka binaya taşınan kiracılar gibi evdeki bütün lambaları söktüm. Fakat ben bir yere gidemiyorum. Elimden gelse dünyanın bütün lambalarını sökerim. Kedi arkadaşlarımla trafoları sabote eder, dünyanın şalterini indiririm.
Sobanın is kokusuyla tütünümün dumanı birbirine karışıyor. Kafam karışıyor. Tütün bana dokunuyor. Sazanlara ayıp oluyor. Sarhoştan ziyade, ayyaştan kokuşmuşum. Saat sabaha karşı dört yirmi üç. Tabii bu hâlde sana gelmem güç. Olmaz ya, sen kalkıp bana geliyorsun. Söz gelimi o an İsa yeniden çağrılıyor, sonra kırk yıl tıka basa yemek yiyoruz, kırk yıl açlıktan nefesimiz kokuyor, güneş batıdan doğuyor, herkes hamamböcekleri gibi kaçışıyor, artık kimse olta atmıyor, sazanlar avlularda volta atıyor. Her şey o an oluyor. O donuk suratınla karşıma dikiliyorsun. Ben donup kalıyorum. Oda buz kesiyor. Bir yanımızdan siren sesleriyle asırlar geçiyor, diğer yanımızdan Alaska balıkçıları.
Aralarında eli zıpkınlı olan sana göz kırpıyor. Kollarını sıkıyorum, bilirsin ne çok severim kollarını. Hele bana sarıldılar mı sevdadan ölecek olurum. Neyse, kollarını sıkıyorum, kızım diyorum kim bu herif? Sarsıyorum, tekrar tekrar soruyorum. Ses yok. Tek bir ses yok. Buz var. Kan var.
Kızım, diyorum. “Kim? Kim bu…” Bir dakika sevgilim göğsüm kanıyor. Kan çoğalıyor. Yeterince kan yok mu, niye çoğalıyor bu kan? Bak işte oda dolusu kan. Kapı altlarından, pencerelerden, avlulardan taşan kan. Tüm sokakları, mahalle aralarını damar bellemiş. Kan sel olup sokaklardaki çocukları, topları, yedi tane kiremiti, kadınları, çekirdekleri, çaydanlıkları, dedikoduları, bilhassa karısını boşayıp dost hayatı yaşadığı kadının evine yerleşen Hanife Teyze’nin ortanca oğlu Zabıta Amiri Ömer’i önüne katıp sürüklüyor. Sazanlar sokak lambalarının direklerine tutunarak kurtulabiliyorlar.
Kan bizim mahalleden yayılıp dünyaya bulaşıyor. Bütün kıtalar, okyanuslar açık kırmızıya boyanıyor. Artık Ortadoğu haritalarda koyu kırmızıyla gösteriliyor. Bir anne olup evladımı göğsümden emziriyorum.
Kan büyüyor.
Büyüyücü kan.
Bulaşıcı kan.
Kızım, diyorum. Bu… Kan.
Salınırken sazanlar endamıyla avlularda, beni kim vurdu lan?
Yazan: Mehmed Deveci