Ortamda hummalı bir çalışma vardı. Terazinin ağır basan tarafı an ve an değişiyordu. Sonsuz büyüklükteki teraziye sürekli bir şeyler yağıyordu. Görüntüler, gölgeler, duygular, suretler, sesler havada uçuşuyordu. Ortalık toz dumandı. Hem derin bir sessizlik, hem de sonsuz bir uğultu etrafı sarmıştı. Karanlıkta olanı aydınlatmaya fotonlar yetmiyordu. Işık vardı ama renkler yoktu. Her şey tersine işliyordu. Alışılageldik ne varsa kayıptı. Zaman durmuştu; akmak için emir bekliyordu. Tüm kokular birbirine karışmıştı. Burunlara keskin, tek bir koku geliyordu. Kulaklara sürekli bir şeyler fısıldanıyordu. Yüzler vardı belli belirsiz. Bir an gözüküp bir an kayboluyordu. Sonunda anlamlı bir ses yükseldi. Sanığa son sözleri soruldu. Varla yok arasındaki suret konuşmaya başladı:
“Beni yargılamaya başlamadan önce belirtmek isterim ki sayın yargıç, hayatımın çoğu kendi kontrolüm dışında gelişti. Bir bölüme kadar kendi başıma düşe kalka geldim. Ama sonra atlayamadığım bölümler oldu. Başkalarından yardım istedim. Beraber atladık bölümleri. Hileleri de onlardan öğrendim. Şimdi eğer burada yargılanacaksam, tüm bu görgü tanıklarını da dinlemek gerekmez mi? Ben uzun süre hep bana yazılanı oynadım. Gel dendi geldim; ver dendi verdim; sus dendi sustum. Sadece okudum ve yaptım. Hep yan rollerdeydim; hiç sorgulamadım. Bazen birkaç kelime düştü payıma, bazen sadece suskunluk. Önemli konuşmaların yapıldığı bir meyhanede servis yapan ve araya girmeye çekinen adamdım. Mahalle maçlarındaki +1’dim. Hangi taraf güçsüzse o takıma verildim. Bu yüzden hayatım hep yenilgiyle geçti. Kalabalık bir arkadaş grubunda tek konuşmayandım. Tek rolüm yapılan esprilere gülmekti. Altı çizilmesi gereken ne varsa o şeyin altını çizen oldum. Kıskandırma amacındaki kadının, sevgilisini kıskandırmaya çalıştığı erkektim. Onda bile ciddiye alınmadım. Buruk biten aşk hikâyelerinde omzunda ağlanan kişiler vardır ya. İşte o bendim. Saatlerce, günlerce, haftalarca dert dinledim. Bir takımın tur atlayacağı grupta ikinci, üç takımın tur atlayacağı grupta dördüncü oldum. Ne gerekiyorsa hep bir eksiktim. İsmim yedek listelerin başındaydı. Hep bekleyen oldum. Neyi çok istesem olmadı; artık bir şey istemekten korkar duruma geldim. Birinci çinkodan öteye gidemedi hayatım. Deplasmanda atılan gol kadar bile değerim yoktu. Bir göründüm, bir kayboldum. Olmasa da olurdum.
Bir gün rolüme isyan ettim. Önemsenmek istedim sayın yargıç. İyi ya da kötü umurumda değildi. Sadece önemsenmek istedim. Eğer bir çizgi olacaksam da kelimelerin altını değil, üstünü çizen olmalıyım diye düşündüm. Ben mutsuzsam kimse mutlu olmasın istedim. Sokaklara çıkıp “Görün beni” diye bağırmak istiyordum. Ortası olmamalıydı; ya gruptan çıkmalı ya sonuncu olmalıydım. Uçlarda yaşamaya karar verdim. Ya dibi görecektim ya da önemsenecektim. Beni tanıyanlar şaşırdı önce bu değişime. Kalabalık grup buluşmalarında yerli yersiz lafa atlıyordum artık. Git gide istenmeyen adam oluyordum. Ama istenmemek de önemsenmek değil midir sayın yargıç? Fark edilmekten hoşlanıyordum. İnsanları yok yere üzüyor; ağlatıyordum. Kendime alıştırıp çıkıyordum hayatlarından; dengelerini bozuyordum. Nerede sarılan bir çift görsem pis bakışlarla rahatsız ediyordum onları; laf atıp huzursuz ediyordum. Kavgadan kavgaya sürükleniyordum. Bir kavgada iki tarafın birbirini önemsememe şansı yoktur. Kavga ederken var olduğumu hissediyordum. Başkalarının mutsuzluğuyla mutlu olan arkadaşlar edindim kendime. Mutsuz ettiğimiz, hayatını mahvettiğimiz insanları anlatıp kahkahalarla gülüyorduk. Kötülük ve pislik içinde yüzüyordum. Bir yandan da kendi çapımda yazılar yazıyor, takma adlarla dergilere yolluyordum. İyi tarafımı bu şekilde bastırıyordum. Bir keresinde bir yazım yayımlandı. İstemsizce mutlu oldum. Gece yattığımda kendimle çatışıyordum. İçimdeki iyi ve kötü taraf saatlerce kavga ediyordu. İçim içimi yiyordu. Ama eskiye dönmek istemiyordum. Silik bir hayat istemiyordum. Bu şekilde önemseniyordum. Tanıyan ya çok seviyordu beni ya da nefret ediyordu. Ortası yoktu artık. İstediğim de buydu zaten. İki uç arasında, halimden memnun yaşayıp gidiyordum. Ta ki o güne kadar…
Bir gün e-posta adresime bir e-posta geldi. Dergide yayımlanan yazımı okuyup çok beğendiğini anlatan uzunca bir e-posta… E-posta adresimi nereden bulmuştu bilmiyorum. Yazı büyülü kelimelerle, muhteşem alıntılarla süslenmişti. Ruhuma dokundu kelimeler. Hayatımda ilk kez biri beni iyi yönlerimden dolayı önemsiyordu. Defalarca okudum. Acaba, diye düşündüm sayın yargıç, acaba hem iyi olmak hem de önemsenmek mümkün olabilir mi? Mektup olsa saatlerce koklayacaktım. Bu çağda yaşadığıma üzüldüm. Yazacağım cevabı günlerce düşündüm. Korkuyordum. Son şansım gibi hissediyordum bu e-postayı. Noktasına, virgülüne kadar doğru olmalıydı her şey. Hayatım sanki görünmez iplerle bu e-postaya bağlıydı. Defalarca silip tekrar yazdım. Durmadan kitap okuyordum. Kitap okuyarak tüm açıklarımı kapatabileceğimi düşünüyordum. Günde birkaç saat uyuyabiliyordum artık. Kalan zamanlarda ya okuyor ya da yazıyordum. Beynim allak bullak olmuştu. Başka bir şey düşünemiyordum. Beynimi başka şeylerle meşgul etmek için her şeyi denedim. Üç haneli sayıları birbiri ile çarpmayı, aklımdaki satranç hamleleri ile hayali maçlar yapmayı, hayali bir futbolcu olarak, hayali bir kaleciye hayali şutlar çekmeyi, en mutlu olduğum anları, en mutsuz olduğun anları, dünya üzerindeki tüm renkleri tek tek saymayı, sokaktan geçen arabaların plakalarındaki harflerden kelimeler türetmeyi, bir karınca olarak sabahtan akşama bir gün kurgulamayı, T harfi ile başlayan tüm isimleri düşünmeye çalıştım. Ezberimdeki şarkıların sözlerini değiştirmeyi ve sonrasında tekrar eski hâline getirmeyi denedim. Hiçbirini başaramadım. Olmuyordu. Başka hiçbir şey düşünemiyordum. Umut etmeye başlamıştım ve bundan ölesiye korkuyordum. Bir ara vazgeçmeyi düşündüm. Onu da başaramadım. Tüm bu döngünün ve sonu gelmeyecekmiş gibi duran düşüncelerin ardından, 13 günün sonunda cevabı bitirdim. Evet, tam 13 gün sonra ve sanki e-postayı yeni görmüş de 1 saat içinde alelacele bir şeyler karalamışçasına bir cevap yazdım. Neden böyle yaptım inanın bilmiyorum.
Bundan sonraki süreç daha da sancılıydı. O andan sonra gözüm hep bilgisayardaydı. Bakkala, yemek yemeye, tuvalete dahi gidemiyordum. Bilgisayarın başından bir an ayrılmak zorunda kalsam, koşarcasına geri dönüyordum. Sonsuz senaryolar kuruyordum. Bekleyiş dayanılmazdı. Elimden hiçbir şey gelmiyordu. Yazım aşamasında her şey elimdeydi. Durabilir, bekleyebilir, gerektiğinde bir tuşa basıp her şeyi sona erdirebilirdim. Fakat o andan sonra hâkimiyeti kaybetmiştim. Bu durumun yarattığı duygu yoğunluğuyla kendimi daha da güçsüz hissetmeye başladım. Sanki eski günlere dönmüştüm. Silik, güçsüz ve cesaretsiz ben geri dönmüştü. Dayanamayacak duruma gelmiştim. Hiç uyku uyuyamaz oldum. Geceleri yatıp saatlerce senaryolar üretiyordum. Hikâyemin öznesini türlü türlü durumlarda hayal ediyordum. Kâh köyde yaşayan bir çiftçi kızı, kâh bir bankacı, kâh bir öğretmen oluyordu. Bir an evli ve iki çocuklu biri olarak ortalıkta dolaşıyor, bir an bekâr ve 18 yaşında biri olarak kahverengi koltuğun üzerinde oturuyordu. Sarı saçları ve yeşil gözleriyle yemeğimi hazırlıyor, yemekte siyah saçları, simsiyah gözleriyle karşımda oturuyordu. Akşamları kumral teni, çıkık elmacık kemikleri ve yuvarlak omuzları ile sarılıp film izliyorduk.
Bir yandan sabırsızlıkla cevap gelmesini bekliyor, diğer yandan bu hayaller son bulmasın istiyordum. Oyunlarla yaşıyordum. Gerçeklerle ilgilenmiyordum. Kendime bir ütopya kurmuştum.
Tüm bu karmaşanın içinde, türlü duygu durumları arasında gidip gelirken bir gün cevap geldi. E-postayı açıp açmamakta çok kararsız kaldım. Sonunda dayanamayıp açtım. Büyü bozulmuştu. Neyse ki kendisinden fazla bahsetmiyordu. Sadece 24 yaşında olduğunu yazıyordu. Başka hiçbir bilgi yoktu. Sormuyordum ve öğrenmek de istemiyordum. Yarı hayal, yarı gerçek bir hayat sürüyordum artık. Edebiyat üzerine, sanat üzerine, hayat üzerine konuşuyorduk. Bu durum haftalarca sürdü. Konuşmadığımız her an kitap okuyor, film izliyordum. Kötülük ve pislikle dolu hayatımdan kopmuştum. Umut ediyordum ve bu umuda tutunuyordum. Her şey güzel giderken bir gün “Buluşalım mı?” yazdı. Bir kelime ve bir soru eki. Sadece bu kadar. Okuduğum anda kalbim hızla çarpmaya başladı. Hazırlıksız yakalanmıştım. Yarı ütopik dünyamda, 24 yaşında yüzlerce, binlerce kişiyle yaşıyordum. 24 yaşında olduğunu söyleyerek hayal gücümü zaten sınırlandırmıştı. Bir de buluşursak her şey teke indirgenecekti. Türlü emeklerle kurduğum ütopya çökecekti. Bu anın bir gün geleceğini biliyordum. Ama mağaramdan çıkmaya korkuyordum. Aylardır bu hayale tutunmuştum. Ya her şey bozulursa diye düşünüyordum. Ya benden hoşlanmazsa? Ya her şeyi mahvedersem? Eski ben yok artık. Ya yeni ben de yok olursa? O zaman ben diye bir şey kalır mı? Türlü sorular ve kuşkular eşliğinde daveti kabul ettim. Artık ne olacaksa olsun istiyordum.
Yer ve zaman belirlendi. Kendimi hazırlamıştım. Artık küçük prensini bekleyen tilki gibiydim. Saatleri sayıyordum. Zaman yaklaştıkça mutlu oluyordum. Her şey bir rüya gibiydi. Son zamanlarda hayal ve gerçek o kadar iç içe geçmişti ki; bunun da bir hayal olduğundan şüpheleniyordum. Yine de bu duyguya sıkı sıkı sarılıyordum. Saatler sonra tüm dileklerim gerçek olabilirdi. Anın hayalini kurmak bile iyi gelmişti. “Saçları ne renktir acaba?” diye düşünüyordum. Ya da elleri yaz kış soğuk mu olur? Kulak memeleri bitişik midir mesela? Sesi ince midir? Nasıl kokar? Heyecanlanınca avuç içleri terler mi? İnanın, bunların hiçbirinin önemi yoktu sayın yargıç. Sadece merak ediyordum. Hani bir tünelde kaybolursun da tek isteğin tünelden çıkmak, aydınlığa kavuşmaktır. Yine de tünelin ucunda seni ne bekliyor diye merak edersin. İşte öyle bir hal içindeydim. Ona güzel gözükmek istiyordum. Çocukça bir heyecana kapılmıştım. Uzun zaman sonra dışarı çıktım. O güne özel kıyafetler aldım kendime. Lacivert bir pantolon ve beyaz bir gömlek. Hayallerimde hep bu renklerde giyinmiştim onunla buluşurken; bozmadım. Tıraş oldum. Omzuma inen saçlarımı, uzamış sakallarımı kısalttırdım. Bir de parfüm aldım. Birkaç saat içinde uçup gidecek olan bir şeye para vermeyi oldum olası mantıklı bulmadım. Ama dedim ya, her şey özel olmalıydı. Bir hediye almak istedim ona. En iyi hediyenin kitap olacağını düşündüm. Zaten bizi birbirimize çeken şey de kitaplar değil miydi? Tahmin edeceğiniz gibi, hangi kitapları alacağıma karar vermek de uzun sürdü. Üç ya da dört saatin sonunda, hediye paketine sarılmış beş kitapla kitapçıdan ayrıldım. Haftalardır binmediğim arabamı yıkattım. Depomu doldurdum ve eve geldim. Saatler kalmıştı; uyuyamadım.
Yataktan çıktığımda saat 06:15’ti. Onsuz son kez doğan güneşi izlemek istiyordum. Saat 17:00’de buluşacaktık. İki şehir arasında ortak bir nokta belirlemiştik. Dört saatlik bir yolculuk beni bekliyordu. Saatler geçsin istiyordum; akrep ve yelkovanla kavga ediyordum. Kalkıp yüzümü yıkadım. Canım hiçbir şey yemek istemiyordu. Bir kahve yaptım kendime. Pencereyi açtım; elime kahvemi alıp pencerenin önüne geçtim. Ayaza çalan buz gibi hava odaya doldu. Yağmur çiseliyordu. Burnuma toprak kokusu geliyordu. Kollarımı açıp gözlerimi kapadım. Soğuk havayı derin derin içime çektim. Uzun zaman sonra ilk defa iliklerime kadar yaşadığımı hissediyordum. Bilgisayarı açtım. Şu ana dek yaptığımız tüm yazışmaları baştan sona okudum. Saat 11.00 olmuştu. Klasik müzik açtım ve duşa girdim. Üzerime damlalar değil notalar yağıyordu sanki. Ona doğru akan her anın tadını çıkarmak istiyordum. Duştan çıktım. Akşamdan hazırladığım kıyafetleri yatağın üzerine koydum. Çorap seçtim. Beyaz gömleği ve lacivert pantolonu yükselip alçalan ezgiler eşliğinde giydim. Saçlarımı yana doğru taradım. Parfüm şişesinin çeyreğini üzerime sıktım. Diz kapaklarıma kadar uzanan siyah paltomu üzerime geçirdim. Yeni bir palto alsa mıydım diye düşündüm. Artık çok geçti. Hazırdım; ona gidiyordum. Üç katı uçarcasına indim. 98 model, baba yadigârı yeşil arabam kapının önünde parıl parıl parlıyordu. Kapısını açtım; içine girdim. Yılların kiri pası koltukların kumaşına sinmişti. Kendimi, bir zamanlar siyah olduğunu tahmin ettiğim, grimsi sürücü koltuğuna bıraktım. Yağmur hızlanmıştı. Kontağı çevirdim, gaza bastım ve ilerlemeye başladım. Hala inanamıyordum. Hayallerimin birkaç saat uzağındaydım. Bir an önce yanına varmak istiyordum. Ütopyamda yaşattığım binlerce kadından hangisine benziyordu acaba? Hayaller kuruyordum. Buluştuğumuz yer bir tiyatro sahnesiydi o an. Herkes tüm işini bırakıp tiyatroya koşuyordu. Sokak sokak dolaşıp bedava bilet dağıtıyordum. Gelmeyenlere bağırıyordum. “Ey insanoğlu!” diyordum “Az sonra beşeriyet tarihi boyunca görüp görebileceğiniz en büyük aşk sahnelenecek. Bundan daha önemli bir işiniz olabilir mi? Koşun ve yetişin. Yalnız ilk sıraya oturmayın. A1-A2 Ferhat ile Şirin’e, A3-A4 Leyla ile Mecnun’a, A5-A6 Kerem ile Aslı’ya, A7-A8 Marc Anthony ile Kleopatra’ya, A9-A10 Romeo ile Juliet’e ayrılmıştır. Kendileri oyunumuzun onur konuklarıdır. İkinci sıradan itibaren oturabilirsiniz.” Salon doluyordu. “Sayın seyircilerimiz oyunumuz başlamak üzere. Lütfen saat alarmlarınızı ve çağrı cihazlarınızı kapatınız” uyarısı veriyordum. Protokol anlamsız gözlerle birbirine bakıyordu. Mikrofonu bırakıp koşarak kulise yetişiyordum. Perde açıldığında ulu kadın yuvarlak masada tek başına oturuyordu. Sahnenin solundan içeri giriyordum. Spotlar bana dönüyordu. “Ey ulu kadın! Seni ne kadar bekledim bilemezsin. Tüm günahlarımdan sıyrılıp sana geldim.” diye etkili bir giriş yapıyordum. Seyirci alkışlayıp alkışlamama konusunda kararsız kalıyordu. Herkes ilk kıvılcımı birbirinden bekliyordu. Beklenen o kıvılcım gelmiyordu. Beyazlar içindeki ulu kadın ayağa kalkıyordu. Işıklar ikiye bölünüyordu. Ulu kadın yavaş adımlarla bana doğru geliyordu. Yüzünü seçemiyordum. Aramızda birkaç adım kalmışken ve tam kavuşacakken bütün ışıklar bana çevrildi. Sahnenin karşısından iki keskin ışık üzerime doğru geliyordu. Hiçbir şey göremiyordum. “Ne yapıyorsunuz?” diye bağırıyordum. “Kendinize gelin!” Seyirciler salonu boşaltıyordu. “Durun, nereye gidiyorsunuz?” diyordum. “Daha yeni başlıyoruz.” Kimse duymuyordu. Beşeriyet arkasına bile bakmıyordu. Sonra bütün ışıklar kapandı. Koca bir karanlık her tarafı sardı. Son hatırladığım da bu oldu.
Senelerdir bu anı bekledim ben sayın yargıç. Sevilmek, önemsenmek için her şeyi yaptım. Sustum, bekledim. Olmadı; sayısız kötülüğe bulaştım. Geceleri yatağıma yatıp lanetler yağdırdım kendime. İyi olmak ve önemsenmek istedim. Gecelerce dua ettim. Bir umut ışığı bekledim. Olacaktı sayın yargıç; bu sefer olacaktı. İnanıyordum. Sadece dakikalar ve metreler sonra… Her şey yeniden başlayacaktı. Buraya kadar mı yani? Bitti mi? Hepsi bu kadar mıydı? Benim sevilmeye hakkım yok mu sayın yargıç? Ne olur söyleyin!”
Ortalıkta terazinin korkutucu sesi dışında hiçbir ses kalmamıştı. Karar anı yakındı. Birdenbire her şey uçuşmaya başladı. Alacakaranlık etrafı tekrar sardı. Herkes konuşuyordu. Ama hiçbir şey duyulmuyordu. Kolunu kaldırmaya çalışsan ayağın hareket ediyordu. Yürümek istesen düşüyordun. Bağırmaya çalışsan sesin çıkmıyordu. Tüm uzuvlar yer değiştirmişti. Terazinin kulakları sağır eden sesi bir anda sustu. Sis kalkıyordu. Ortalık tekrardan aydınlanmaya başladı. Tüm gözler teraziye çevrildi. İşte o anda inanılmaz bir şey oldu. Terazinin iki kolu döndü, döndü ve aynı hizada durdu. Ne bir santim eksik, ne bir santim fazla. Aynı hizadaydı. Herkes birbirine bakıyordu. Ne olacağı büyük bir merak konusuydu o an. Bir süre derin bir sessizlik oldu. Kimse hareket dahi etmiyordu. Ve sonunda görkemli bir ses duyuldu.
“Gereği düşünüldü… Sanığın hayatında yapılan incelemeler ve değerlendirmeler sonucunda denge bozulamadığından, sanığa 1 ay ek süre tanınmasına ve bu süre sonunda durumunun tekrar değerlendirilmesine karar verilmiştir.”
Acil servisten çıktığımda saat 09:10’u gösteriyordu. Bütün gece sorunlu hastalarla uğraşmıştım. Bir trafik kazası, üç kalp krizi, bir bıçaklanma, bir intihar vakası. Bu aralar nöbetler artmıştı. Yorgundum ve bir an önce eve gitmek istiyordum. Gazetemi alıp otobüse bindim. Son boş yere oturdum; şanslı günümdeydim. Gazeteye göz gezdirmeye başladım. Üçüncü sayfayı açtığımda tanıdık bir yüzle karşılaştım. Biraz düşündükten sonra kim olduğunu hatırladım. Bir ay önce acil servise getirilmişti. İlginç bir vakaydı. Geldiğinde baygındı. Ağır bir trafik kazası geçirmişti ve durumu iyi gözükmüyordu. Garip şeyler sayıklıyordu. Geceyi çıkaramayacağını düşünüyorduk. Fakat saatler ilerledikçe durumu inanılmaz bir iyileşme gösterdi. Ertesi gün taburcu edildi. O gün çok şanslı biri olduğunu düşünmüştüm. Şu an ise okuduklarım karşısında şaşkındım. Üçüncü sayfada büyük puntolarla şöyle yazıyordu:
“Dün öğle saatlerinde, otobüs durağında meydana gelen patlamada 29 yaşındaki A.C. Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur. Emniyet Genel Müdürlüğü’nden yapılan açıklamada, A.C.’nin bir ay önce ciddi bir trafik kazası geçirdiği ve bu kazayı mucizevi şekilde, ufak sırıklarla atlattığı bilgisi verilmiştir. Merhuma Allah’tan rahmet, kederli ailesine başsağlığı dileriz.”
Yazan: Burak Akçay
Sayı: 39
Bir solukta okudum. Çok sevdiğim kıymetli yazar Oğuz Atay tadında. Böyle yazarlarımız azalmasın, çoğalsın. Tebrik ediyorum.