suyun vurulduğu yerden doğar güneş
olmadık zamanlarda büyüdük
olmayan zamanlara hasretiz
mucize bekler iken gerçek görülmüyor
takat yok, takat yok, takat yok
ne varsa tezgah üzerinde, tenimdedir
çekilen şu mil, gözümdedir
ah bu nedir?
ölümün dehşet-efşan güzelliğinden sıyrılıp
açıldığımız bu derya denizler
fırtına dolu heybeler ve dert dolu düşler
gebedir varılmayan huzura.
kalkabilirsem şu koltuktan
yağmur bile imrenirdi bu kalkışa
ağlamak için uydurduğumuz bu işler
boş dertler satılsa köşe bucaklarda
ilk ben alsam yenilgileri ne âlâ.
vücud denen kuyudan doğrulmak
kaybolmak kenan çöllerinde.
perişan olmuş ren geyiklerine kelime öğretip
kandırarak sürmek seher vaktinde
açıp içimizi uçuyoruz,
buz tutmuş vahaları sağımıza
solmuş hanımellerini önümüze katıp
serapların kahırlarına ortağız
olduğumuz her yer dünyanın ortasıdır
çakılmış gitmeyen lekedir ruhumuz
zamanından önce akmaktadır.
dönen sesler kan ile bastırılıyor beyinde
yineliyorum defalarca o’na sevdiğimi.
eksik ve habis bir döngüden geçip
ters yüz edilmiş her şey.
ren geyikleri şahittir buna
dinleyin, koca bir dağın bir başkasına arzuhâlidir.
ölümün dehşet-efşan güzelliğine
bakıp direnen bir çocuğum
cebimde unutulmuş
pimi kayıp el bombaları
kız kaçıranlar, torpiller ve atom bulutları
bilinmeyen yolların ahrazıyım
firar etmek istenilen vakitler geçti
annemin duasında saklıdır umutlarım
çatıp gelen hüküm vakti kadar, yavaşım.