Uykumda ölüyorum. Dışarıdan konuşması kolay ama ölen bir kişi olarak söyleyeyim; hiç de göründüğü gibi değilmiş. Tercihimden dolayı pişmanım. Keşke aniden bir tırın önüne atlamayı veya yüksek bir binadan çakılmayı seçseydim. Çünkü anlık fiziksel acılar, her zaman uzun vadeye yayılan soyut acılardan iyidir. Şimdi daha mı iyi oldu, öleceğimi biliyorum. Geri dönüş ihtimali yok. Hayır böyle bir ihtimal olsa döneceğimden değil ama insanız sonuçta, dönebilirdim de. Bunun için yeterli zamanım olurdu. Bir ihtimal yaşamayı seçerdim ve yine aynı ölümlere başlardım. Al sana risk. Sadece bununla kalsa iyi, asıl sıkıntı rüya ve gerçeği ayıramadığın bir sürecin başlaması. Emin olun rüyaların hiçbiri güzel değil, arzu edilecek tarafları yok. Çünkü hepsi gerçeğe çok yakınlar. Ama film şeridi falan da aklınıza gelmesin sakın, hayatın acı tatlı yanları bir arada değil. Acı olanlar özellikle seçilmiş. Kısacası bilinç altı ölüme giden bir adama yardımcı olmuyor, çok güvenmeyin yani. Ve siz siz olun, sakın romantiklere kanıp uykuda ölümü seçmeyin.
***
Sobaları sevmiyorum. En çok da kalın kalın uzayan ve sanki tüm odayı kaplayan borularını. Odanın gerçek sahipleri gibiler. Bizi hapsetmişler, çıkmamıza katiyen izin vermiyorlar çünkü diğer odalar soğuk, hastalığa davetiye çıkarıyorlar yani tehlikeliler. Bulundukları odada güvenliyiz. Ama tam da gerçek bir sahip gibi yanlarına yaklaşmamız yasak, yasak değilse de önlem almak zorundayız. Yoksa sevimsizler, yakarlar.
Ama kestane çıtlatmalarını seviyorum. Her bir çıt sesinde sanki sobanın etrafa verdiği ısı bile bir başka oluyor. Annem yine patlayıp kabuğundan fışkıranları soyuyor. Annem baya kuvvetli bir kadın. Sıcacık kestaneler elini hiç yakmıyor. Elleri ev işi yapmaktan nasır tutmuş, sıcağı soğuğu hissetmezmiş, gücü burdan geliyormuş. Kestanelerin bazıları ağızda dağılmıyor. Annem tecrübeli, kestanenin sertliğinden ağızda dağılmayacak olanı hemen anlıyor, onları abime veriyor. Abim de hiç sesini çıkarmıyor. Biliyorum ki onun bana olan sevgisi, benim ona olan sevgimden daha güçlü. Çünkü ben ona hep sahiptim, o ise beni bekledi.
Annem babamı özlüyor musun, diye sorduğumda önce tebessüm etmiş, sonra başımı okşamış ve saçlarımı öpmüştü. Ardından çok özlüyorum, çok bekliyorum ama böylece daha çok seviyorum onu demişti. Bizim için direksiyon sallıyormuş, bizim için hep yoldaymış. Açıkçası benim de kamyonum olsa ben de hep yolda olurdum. Müthiş bir zevk kamyon yolculuğu. Yola yukardan bakmak, hafif hafif sallanmak… Yine de hep aynı şeyi yaptığı için sıkılmış olabilir. Yüzünün pek gülmemesi, her zaman bir şeyler düşünmesi, hesap makinesini eline alıp kağıda sayılar karalaması ve daha bir sürü üzgün şey bu sebeple olabilir. Mesela ben de daha önce izlediğim bir çizgi film bölümü bir daha çıkınca geriliyorum, yani onu anlayabiliyorum.
Babam sakallarını kestiğinde karışık duygulara bürünürüm. Çünkü bu bir taraftan babamın yola çıkacağı anlamına gelir, ama diğer taraftan da işlerin onun için yolunda gittiğini hissederim. Çünkü babam sakallarını kestiğinde gençleşir, güzel kokar. Annem her seferinde özellikle kestane almasını tembihler, biliyorsun çocuklar seviyor der. Birbirlerine sarılırlar. Annem arkasından su döker, sonrasında ise abimi okula uğurlar.
O gece soba odayı tüm şiddetiyle ısıtıyor. Annem sürekli saate bakıyor. Abimle bana meyve soyarken elini kesiyor. Küfrederek mutfağa koşuyor. Bir şeyler yolunda değil. Ben hissediyorum, abim sanki biliyor. Zaten her zaman benden çok biliyor. Ben kötü hissettikçe sanki sobanın etkisi artıyor. Üstümdeki yeleği çıkarıp kanepeye atıyorum. Kapı çalıyor. Hep birlikte ayaklanıyoruz. Babam olmalı. Ama değil. Komşunun limonu bitmiş, fazla varsa istiyor. O gece kapı bir daha çalmıyor. Annem dayanamayarak çöküp ağlamaya başladığında abim de yanına çöküyor. Günler geçmeye devam ediyor, babam gelmiyor. Annem ağlamasa da ağlıyor, çökmese de çökmüş halde. Abimin annemi yerden kaldırması gerekiyor; ama o sadece yanına çöküp elini tutuyor. Onlar acıya sos kattıkça ben dayanmakta zorlanıyorum ve sık sık bir daha kestane çıtlatmayacak sobayı, ellerimi yaka yaka döverek rahatlıyorum. Anlık fiziksel acı çekiyorum.
***
Şehirleri sevmiyorum. Sürekli değiştirme sebebim de en iyisini bulma çabası. Aslında en iyisini bulunca haz duyacağımdan, tamam şimdi oldu diyeceğimden emin değilim. Hatta biliyorum ki onun da üstgeçitlerinden, parklarından, yağmurundan sıkılacağım. Ve biliyorum ki en iyisi de olsa yavaş yavaş veya aniden sıradanlaşacak. Hayatta herhangi bir başarıya ulaşınca beliren boşluk hali gibi. Adım gibi biliyorum böyle olacak. Buna rağmen geri dönüp baktığımda annem ve abimi terk etme kararı aldığım günün üstünden yirmi yıl geçmiş, ben şehir değiştiriyorum.
Rüzgar çok sert esiyor. Öksürüğüm her saniye katlanarak artıyor. Bundan haz alırcasına bağrımı açıyorum. Acıdan haz almak yaradılıştan mı, bilmiyorum, pek düşünmem bu tarz karışık şeyleri. Ki zaten hep olması gereken zamanda kaçmayı başardığımı düşünürsek uzun zamandır beni tokatlamaya gelen acıyı absorbe ettiğim söylenebilir. Bu tarz karışık kelimeleri gündelik yaşamıma yedirmeyi seviyorum.
Rüzgarın sertliği biraz rehavet veya dikkatsizlik halinde üstgeçitten arabalara uçurabilecek düzeyde. Ben de ayaklarımı yere sağlam basmaya devam ederek merdivenlerden aşağıya iniyorum. İnmemle birlikte beni eski, tanıdık bir koku karşılıyor. Kafamı istemsiz kokunun geldiği bölgeye çevirdiğimde arabasıyla bekleyen kestaneci beni etkisi altına almaya çalışıyor. Tazeymiş, sıcak sıcak içim ısınırmış. Ben ise yıllardır tereddütsüz kaçtığım ufak gözüken ama tehlikeli bu detaydan yine uzaklaşırken bir taksi yanaşıyor. Taksici belli ki o kestaneciye sık yanaşıyor, muhabbetleri laubali. Ama elbette dikkatimi bu laubalilik çekmiyor. Ben en iyi şehri bulduğum için geri dönüyorum. Kestaneci kendisi için döndüğümü sandığından keyifli, ben diyorum kokusunu alan dayanamaz diyerek övünüyor. Benim ise gözüm taksicide. Sakallarını kesmiş, demek ki işler onun için yolunda. Babamı bulduğum şehir en iyi şehir.
Kestaneci kestaneleri çıtlatarak hazırlarken biz babamla ayaküstü sohbet ediyoruz. Beni tanımıyor. Üzüntülü ve düşünceli ifadesine dikkat kesiliyorum. Eskiden bizden dolayı öyle olduğunu sanırdım, biz kendimizi sevdiremedik diye bizi bıraktı sanırdım, evin en küçüğü ve dolayısıyla kendini en çok sevdirebilecek kişisi olarak kendimi suçlardım. Ama ifadesi mizacındanmış, değişmemiş. Kestanelerimiz hazır. İyice ağzını kapatarak montumun iç cebine yerleştiriyorum. Sıcaklığı hakikaten içimi ısıtıyor. Babam gideceğim yeri soruyor. Gideceğim bir yer yok. Yalan söylüyorum. Tesadüf bu ya, yol üstüymüş bırakayım diyor.
Arabasında öksürüklerim sıklaşıyor. Neredeyse krize giriyorum. Torpido gözünde su olması lazım diyor, gözü açıyorum. Rastgele birçok eşyanın tıkıştırıldığı gözden suyu çekip alıyorum. Babam dağınıklıktan dolayı özür diliyor. Ne bulduysa atıyormuş oraya, kadın eli değmeyince hiçbir şey düzenli olmuyormuş ve birkaç ilgimi çekmeyen izah daha. Ben suyumu içerken meslek zorluklarından bahsetmeye başlıyor; mazot fiyatlarından, taksi sahibine giden paranın çokluğundan, trafikten, anlayışsız müşterilerden ve bir sürü ilgimi çekmeyen şeyden daha. O anlatırken ben duymuyorum. Sadece gözlerinin içine bakıyorum. Hayır, beni hiç tanımıyor. Dağınıklıkta elime geçen meyve bıçağıyla gırtlağını kesiyorum.
***
En iyi şehri bulunca beliren boşluk hali mi, yoksa yine acı yüzüme vurmak üzereyken ortaya koyduğum kaçma içgüdüsü mü bunu yaptırdı, bilmiyorum, pek düşünmem böyle karışık şeyleri. Kan havuzuna dönen arabanın içinde otururken sanki tüm vücudum nasır tutuyor, hissizleşiyorum. Ama daha kuvvetli olduğum söylenemez. Annem yanıltmış. Montumun iç cebinden kestaneleri çıkartıp yemeye başlıyorum. Babamın ellerime sıçrayan kanı kestanelere bulaşıyor. Bu sebeple mi yoksa genel hissizlikten mi bilmiyorum, tat alamıyorum ve bu durum beni fazlasıyla rahatlatıyor.
Taksiden çıkıp bağrım açık yürürken öksürüğümün kesildiğini fark ediyorum. Sert rüzgar babamın kanını kuruturken ben, en doğru ölümü bulmaya çalışıyorum.
Yazan: Doğaç Akçay