Rehber ayağa kalktı. Yarısı kadın on kişilik grup ağzından çıkacakları bekliyordu.
“Bu restoranın deniz ürünleri dediğim kadar varmış değil mi?” dedi rehber.
Sesler birbirine karıştı. Kimin ne dediği anlaşılmıyordu. Yüzlerdeki memnuniyeti okuyan rehber söylenenleri merek etmedi. Bu sahneyi defalarca yaşamıştı. Keyifle devam etti:
“Bugün bol bol İstanbul’un eşsiz güzelliklerini yudumladık. Tarihi soluduk. Galata Köprüsü’nün altında Boğaz’a karşı yorgunluğumuzu attık. Günü Tarihi Yarımada’da sonlandıracağız. İstanbul’un derinliklerine dalmaya var mısınız?”
Grup coşkuyla karşılık verdi. Defalarca yaptığı gibi rehber kadehi kaldırdı, dibindeki rakıyı bir dikişte bitirdi.
Köprü’nün üstüne çıktıklar. Güneş ortalığı kavuruyordu. Güneş gözlükleri emir almış gibi takıldı. Oltayı denize salmış balıkçılar nafakalarını beklerken hayatı kaçırmamaya çalışıyorlardı. Kimi üstünü çıkarmış birasını yudumlarken güneşi iliklerine kadar hissediyordu. Simitçi, halka tatlıcı, sucu, termosla çay satan ihtiyar, hatıra fotoğrafı çektirenler… Boğaz, Çamlıca, Kızkulesi, Sarayburnu, Ayasofya, Eminönü, Haliç, Karaköy, Galata Kulesi… Tam orta yerde akıp giden yaşamın içindeki rehberi takip eden grup.
Şehir gezginleri sık sık duruyor, şimdiye kadar sayısız kez çekilen balıkçı, Boğaz, gemilerin ardına takılan martı fotoğraflarına bir yenisini ekliyordu. Eminönü’ne ayak basarken karşılaştıkları gerçekleri heyecanla fotoğraf karesine sığdırma yarışına girdiler. Bu şehre yakışmadığını düşündükleri sefaletin fotoğrafını çektiler. Kadının biri çöp kutusunun başına oturmuş balık restoranlarının attığı çöpleri karıştırıyordu. Yanında lime lime giysileriyle kız çocuğu; on yaşında ya var ya yok. Ayakları çıplak. Hepsi dönüp de bir daha bakılmayacak fotoğraf arşivinde yerlerini almışlardı.
Gemi, arkasına taktığı martılarla iskeleden ayrıldı. Hayatın içinden akıp giden insanlar geminin ardında bıraktığı beyaz köpüğü fark etmeden yollarına devam ettiler.
Şehir gezginleri rehberin elindeki kalabalığa tepeden bakan flamanın ardına takıldı. Hemen sağdaki susuz süs havuzunda iki çocuk siyah donlarını çıkarmış sıkıyordu. Çıplaklıklarından utanmıyorlardı. Uzun boylusu sıktığı donu giydi. Havuzun kenarındaki mermere uzandı. Parmakları ıslak saçlarının arasında tarak gibi dolaştı. Sol kolunu başının altına koydu. Az öncesine kadar kulaç attığı maviliğe dalıp gitti.
Köprü’nün Eminönü’ne kavuştuğu yerdeki geçidin az ötesinde toplanmış kalabalık herkesin ilgisini çekmişti. Şehir gezginleri de durdu. Gitar, bağlama, tef üçlüsüne eşlik eden ses bildik türkülerden birini söylüyordu. Önlerindeki gitar kılıfında biriken paraya göz ucuyla bakarken şarkı söyleyenin sesi yükseldi. Çalgıcılar coşkuyla tellere dokundu.
Gezginler köprü korkuluğundaki paçalı don giymiş iki genci gördüklerinde durdular. Gençler tüm gözlerin üzerlerine çevrildiğinin farkındaydı. Kimin önce atlayacağını konuşuyorlardı. Kısa boylusu hareketlendi. İzleyicilere tepeden baktı. Çivileme atladı. Serin suları yararak gözden kayboldu. Suyun üstüne çıktığında yükselen alkışlara karşılık vermeden birkaç kulaçta kıyıya yaklaştı. Kısa boylu şişman gencin uzattığı arkadaş elini kavradı. Yukarı çıktı. Giyinmek yerine durdu, arkadaşının atlayışını bekledi. Korkuluğun üstünde dikilmiş uzun boylu zayıf genç hareketlendi. Kendini yukarı doğru attı. Göz açıp kapayıncaya kadar birleştirdiği eller aşağıda, ayaklar yukarıda ok gibi suya daldı. Beklediği alkışlar arasında başı suları yararak çıktı. Gururla kulaç attı. İlk atlayan gencin uzattığı dost eline yapıştı. Kıyıya çıktığında kucaklaştılar. Alkış hâlâ kesilmemişti.
Alkışların şevklendirdiği kısa boylu şişman genç göz açıp kapayıncaya kadar soyundu. Eskimiş paçalı donuyla köprüye doğru yalınayak koştu. Gezginlerin yanından geçerken yıpranmış lastiğin tutamadığı donu kaydı. Kaba etlerinin ortaya çıkmasına aldırmadı. Uzaklaştı. Bir çırpıda korkuluğa çıktı. Laciverde dönen maviliğe kendin bıraktı. Arkadaşları kadar başarılı değildi. Göbeğinin üstüne düştü. Alkışlar arasında arkadaşlarının uzattığı elleri sıkıca kavradı. Kıyıya çıktı. Kucaklaştılar.
Banka çevrilmiş beton korkuluğa oturdu üç arkadaş. Pantolonların yanındaki poşeti aldı şişman çocuk. Çıkardığı simitleri iştahla yemeye koyuldular. Çok geçmeden, koşturan insanların hızlarına nispet yaparcasına serin sularla buluşup gönüllerini okşayan alkışları bir kez daha işiteceklerdi.
Şehir gezginleri denize dalan çocukların fotoğraflarını çekmişlerdi; korkulukta, köprüden atlarken, suya daldıklarında, kıyıya çıktıklarında, simitle karınlarını doyururken.
Rehber, grubu toplamakta zorlandı. Yola çıkmadan hesapta olmayan kısa bir konuşma yaptı. Bir zamanlar şehrin her tarafından denize girildiğinden bahsetti. Lafı uzatmadı. Programı tamamlamadan günü bitirmek istemiyordu. “İstanbul’un derinlerine dalmaya hazır mısınız?” dedi. Gruptan yükselen coşkulu “Eveeet”le yola koyuldu. Birkaç adım atmışlardı ki arkada alkış tufanı koptu. Gencin biri serin sulara dalmıştı.
Kalemine sağlık Serdar Şen. Yazılarında o anı yaşıyorum. Samimi ve içten bir dilin var. Yolun açık olsun