Gökyüzü, battaniyesini başına kadar çekmişti. Ay da o battaniyenin altında tir tir titriyordu. Kar, aheste serpilişlerle yeryüzüne inmeye hazırlanıyordu. Bugün çok yağacak, insanlara sadece beyaz yüzünü gösterecekti.
Bu günler, iyi günlerdi anlaşılan; çünkü meydanlardaki termometreler, dereceleri var güçleriyle aşağıya çekiyordu. İnsan bakmaya korkuyordu. Zaten, termometrelere bakacak insan da yoktu ortalarda. Sadece soğuk vardı, bir de birkaç evsiz. Pazar arabaları yanlarında, kartonlar ise yerde seriliydi. Birinin ceketinin arka astarları ile dış kumaşı yırtılmış, içindeki hırka görülüyordu. Bir ağacın dallarında ise yağmurluk asılıydı. Saçları, fırsat buldukça beresinin her yerinden çıkıyordu. Anlaşılan baya uzamıştı.
Diğer evsiz, siyah örtüsünün altında tir tir titriyordu. Örtü, cenin gibi kıvrılan bedenin şeklini almıştı. Uyanık olan ise, pazar arabasının içinden pazarlarda yerdeki çürüklerden ayıkladığı 2 portakalı çıkardı. Zaten satacağı tenekelerden ve kartonlardan başka da arabası bomboştu. 1 tanesini kendi soyup yedi. Diğerini ise poşete attı, arkadaşının civarına koydu. Yağmurluğu üstüne geçirdi. Ne yapacaktı? Bedenini saracak her kıyafeti giyecekti. Yola çıktı.
Pazar arabasını kavradığı gibi soğuk havayı yara yara gidiyordu. Para, onun için çok uzak bir ihtimaldi. O, toplumların soyutladığı ve insan kıyafetini zorla çıkarttıkları bir hayatı yaşıyordu. Bugün de ölmemek için şehirlerin artıklarının toplandığı çöp konteynırlarına, gece gidiyordu. Görünmek istemiyordu. Kimse onu tanımıyordu ama gündüz insanların karşı kaldırımlara geçmesini artık çok güceniyordu. İnsanların onunla sohbet etmemesine üzülüyordu. Biri ona:
— İyi Akşamlar amcacığım, dediğinde, çok mutlu ve en sıcak tavrıyla ve vurgu yaparak:
— Eyvallaaah! Teşekkür Ederiim! derdi.
Belki o da bir zamanlar babaydı, okul okumuştu. Sevgilileri olmuştu. Ancak şimdi para ile alacağı bir hayatı yoktu. Toplum da o yüzden onu dışlıyordu. Çünkü onun yüzü kapkaraydı, temiz değildi. Para, şık bir ceket, kalın bir mont güzel bir eldiven ve soğuk düşmanı bir çift ayakkabı… Bunlar statü belirlerken, soğuğu kim düşünecekti. O pazar arabasını kim çekecekti?
Konteynıra yaklaştı. Titreyen ellerini, gecenin bile bu kadar karartamayacağı ellerini konteynırın içine soktu. Hiçbir şey görünmüyordu. Fenerini çıkardı. Karıştırmaya başladı. O sırada fenerinin camına beyaz serpintiler yapışıyordu. İşte başlamıştı. Sonunda en büyük düşmanı, karşısına çıkmıştı. Onu düşünmeyecekti elbette. Beyazlığın, mutluluktan çok uzak olduğunu bir o bilecekti. Onun gerçek yüzünü ifşa edecek de tek kişiydi. Evi olanlar ise, kara sevinecek; hatta zil takıp oynayanlar bile olacaktı. Metre metre yükselen kar yığınlarına yatacaklar, isimlerini, aşklarını, nefretlerini yazacaklardı.
Konteynırın içinden, bir kaç teneke ve bira şişesini çıkardı. Pazar arabasına düzenlice yerleştirdi. Konteynırın dışında ise kartonlar vardı. Onları da parçaladı ve arabasına yerleştirdi. Kar, iyice şiddetini arttırdı. Vahşice saldırıyordu. Botu da yoktu. Ayakları bu soğuğun en büyük kurbanlarıydı. Onu da sineye çekecek ve hastalanmamak için sadece dua edecekti.
Gece içinde birçok konteynıra, sitelerin kapılarının önün bırakılan teneke kovalara, her şeye bakıyordu. Sadece bu günü de tok geçirebilmek içindi, 1 ekmeği, katıksız da olsa yiyecek ve bugün de karnının bencil sesini susturabilecekti. Kar, şehri beyaza boyuyordu. Balkona koşan insanlar iç geçirerek sokaklara bakıyor, fotoğraflayıp sevdiklerine göstermek için can atıyorlardı.
Pazar arabası iyice dolmuştu. Kar onun her yerini dondurmuş, sıcaklığın her zerresini sokak diplerinde boğuyor ve tek güç olarak onun karşısına çıkıyordu. Üstündeki kopuk düğmeli ceketinin uçlarını sol eliyle birleştirdi. Beresini düzeltti. Sarı yağmurluğu, bembeyaz olmaya başladı. Yani kar, onu da yutuyordu. Kar, onun bedenine akıyor, vücudunu emiyordu. Üstünü silkeledikçe, birkaç dakika içinde tekrar üstü bembeyaz oluyor ve sanki yağan tipi, kahkahalar atarak acımasızlaşıyordu.
Artık eski yerine, arkadaşının yanına dönecekti. Geldiği yoldan yürümeye başladı. El arabasını zoraki çekiyor ve karın doldurduğu sokaklardan geçirmeye çalışıyordu. Sonunda geldi, arkadaşı da kalkıp gitmişti. O da hayat kavgasının eşiğinden adımını atmıştı. Portakal yoktu yerinde, demek ki almıştı.
Pazar arabasının üstünü kartonların biriyle örttü. Bankın birine oturdu. Parkta, bu saatte ender gördüğü biri ona selam verdi. Tertemiz kalbiyle gülümsedi, başıyla o da karşılık verdi. Kar, yıkamadığı her lahza hızlanıyor, nefretiyle onun üstüne yürüyordu. Parkın ortasındaki süs havuza bakıyordu. Uzun zamandır fıskiyesinden su çıktığını görmemişti. Termometreye baktı. Gözleri dalmıştı. Kendi kendine sordu:
— Dünyadaki tüm termometreleri yaksak, dünya ısınır mıydı?
Ellerine sıcacık üfledi, ovuşturdu. Kolları ile bedenini sardı. Karın insanlığın düşmanı olduğunu bir o bilecekti. Ancak kimse, ona sormayacaktı. Duymak istemeyecekti. Ayağa kalktı ve haykırdı:
— Beyaz yüzünün altında, ölüm getiriyorsun, yenilmeyeceğim. Yaşayacağım.
Yazan: Musa Yıldırım
yüreğinize sağlık, tebrikler…
Çok başarılı ve çarpıcı bir hikaye. Yeniden düşündürüyor insanı.. Dört duvara sıkıştığımızı zanneden bencil nefslerimizi sorgulattırıyor. Devamını bekliyoruz kardeşim tebrikler.
Kardeşim çok çok güzel bir yazı olmuş. Okuyunca seninle bu tür konuları konuştuğumuz günler geldi aklıma. Okurken gözümde canlandı sanki devam eden bir film gibiydi. Çok güzel bir şekilde anlatmışsın toplumumuzdaki bu insanların durumunu. Çok çok tebrik ederim seni eminim başarıların dahada büyüyerek devam edicek ve bende her okuduğumda yazılarına helal olsun benim kardeşime diyeceğim 🙂
Dostum hikayeni okurken anlatmak istediğin duyguyu yüreğimde hissettim. Okuyucunun yüreğine ve hayallerine dokunmak gerçekten büyük bir başarı. Hikayelerinin devamını merakla bekliyorum. Beni ve tüm arkadaşlarını canı gönülden gururlandırdın. Edebiyat dünyası güçlü bir kalem kazandı, yolun açık olsun.
Canım arkadaşım Musa harika bir yazı olmuş devamını getirirsin inşallah