Kasvetli görünümüyle insanın içini karartan dikdörtgen masanın üzerinde, kırmızısından moruna, sarısından mavisine çeşit çeşit kalemlerin bulunduğu bir kalemlik ve bu kalemliğin, kalemlere sadece nefes aldırabilecek kadar küçük silindir şeklinde delikleri vardı.
Karlı soğuk bir kış günüydü, ne bir rüzgar vardı esen ne de gökyüzünde bir bulut yine de kapalıydı güneşin yüzü. Kalemler, pencereden gelen serinliği hissederken, içlerinden kullanıla kullanıla kısalmış, yaşlıca olanı diğerlerine “Üşüyor musunuz?” diye sordu. Cevabını alamadan birden kapak açıldı ve içeri gri, rengi solmuş, üstü paslanmış bir kalem atıldı. Ağır ağır başını kaldırdı, üstünü silkti. Etraftakiler, “Hoşgeldin! Demek sende düştün.” dediler. Gri kalem, “Bu dönemde aksini kimse bekleyemezdi.” diye cevap verdi. Yaşlı kalem gri kaleme “Senin hikayen nedir?” diye sordu. Gri kalem derin bir iç çekti ve hikayesini anlatmaya koyuldu:
-Kırtasiyede satılmak üzere taşınan bir kolinin içindeydim. Kırtasiyeye az bir mesafe kala kendimi dışarı attım. Diğer kalemler satılmanın kaderleri olduğunu düşünüyorlardı. Bense kalemlerin daha değerli olduğunu düşünüyordum. Karşıdan uzun boylu, saçları aklaşmış, düzgün giyinimli, ellerinde kitap ve defterleri olan bir adam geliyordu. Adam kendini yazmaya adamış gibi göründü gözüme ve hemen önüne yuvarlandım. Ayak ucuna çarptığımı hisseden adam, beni farketti. Eğildi ve canlı olduğumu hissedercesine; “Ne kadar güzel bir kalemsin sen!” dedi. Beni bir ofise götürdü. Yazan çizen insanlarla dolu ve her gün birçok konunun tartışıldığı bir ortamdı burası. Bir ara toplumun sınırları içerisindeki özgürlüğün, ne kadar özgürlük olabileceğini tartışmışlardı ve çok sert bir tartışma olmuştu bu. Bir gün kalabalık bir toplulukla beraber yürüdük. Bir anda benim gibi birçok kalemi havaya kaldırdılar ve “Halktan gerçekleri saklayamazsınız! Kalemlerimiz buna asla müsaade etmeyecek!” diye haykırdılar. Ne olduğunu anlayamamıştım ve çok şaşırmıştım. Birileri bunlara çok kızmış olmalıydı ki ofisimize yüzü soluk, sert ifadeli, kaba insanları göndermişti. Göğüslerini gere gere girmişlerdi içeri ama içlerinde yüreklerinin olmadığı her hallerinden belliydi. Apar topar bizi buraya getirdiler. Sahibimin cebindeyken ona vurduklarını duydum. Bir süre sonra sahibimin üzerinde beni buldular ve sahibime “Bu kalemler yüzünden öleceksiniz” dediler. Sahibimin cevabı suratlarına bir tokat gibi çarpmıştı: “Onursuzca yaşayıp öleceğime kalemimle ölmek daha iyidir.”
İşte sonra beni de sizin gibi buraya attılar. Kalemliğin içindeki kalemlerin gözleri dolmuştu, herkes yanındakine sarıldı. “Burdan bir şekilde kurtulmalıyız.” dediler. Gri kalem, “Maalesef bir tek yol var: o da dışardaki kalem arkadaşlarımızın yazmayı bırakmamaları ve ne pahasına olursa olsun halka gerçekleri sonuna kadar anlatmalarıdır.” diye karşılık verdi. Sabırla beklemeye koyuldular. Çünkü sahiplerinin yazdıklarından biliyorlardı; hiçbir zulmün ve hiçbir ödenen bedelin karşılıksız kalmayacağını. Ve yine biliyorlardı; devletleri kuranlar da yıkanlar da, tarihi yazanlar da kalemlerdir. Doğacaksa bir özgürlük kalemlerin sayesinde doğar.
Yazan: Zeynep ve Hakan