“Belki de beni artık sevmemenin nedeni, zaman içerisinde tam olarak istediğim kadına dönüşmendir” dediğimi hatırlıyorum. Sevdiğim tarzda kadınların benimle hep bir sorunu oldu. Beni sevmediler, yetersiz buldular ya da başka ihtimallere kendilerini kaptırıp gittiler.
Derin bir iç çekiş duydum zamanla eşdeğer. Sıkıldığı ve artık eve gitmek istediği yüzündeki her kasın istikrarla kasılmasından belliydi. Sıkılmamış gibi yapıp, eski günlerin hatırına, bir zamanlar âşık olduğu adamı dinlemeye kendini zorladığının farkındaydım. Bu bir bakıma, ölümüne saniyeler kalan bir maktulün son isteğini yerine getirmek gibi bir şeydi. Senelerin yorgunluğuyla yoğrulmuş ve bu süreçte benim de saygıdeğer bir pay sahibi olduğum yüzünü bana yaklaştırdı ve hafif bir tebessüm içinde şunları söyledi:
– Bence her şey iyi olacak. İkimiz için de. Bölümün sonu Kaan. Bazen işleri karıştırman gerekir.
“Bazen işleri karıştırman gerekir” diye tekrarladığımı hatırlıyorum.
– Bu hastalıklı ruh halinden sıyrıl. Eve git!
Kalbimde senelerce onunla büyüttüğüm saksı çiçeğinin kuruyup dökülmeye başladığını hissettim. Şimdiden içimde hissettiğim dört senelik boşluğun tamamen yitirilmesi bir dört sene daha alabilirdi. Işıksız bir yolda soğuk bir yolculuğa hazırlanıyordum.
Biramı içince kalkacaktık. O yüzden biramı mümkün olduğunca ağır içiyordum. Onu yanımda tutabilmenin geriye kalan tek yolunun gidişini geciktirmek olduğunu kötü bir şekilde fark etmiştim. Tam olarak bir 10 dakika sonra, artık o olmayacaktı. Tam olarak bir 10 dakika sonra, 1460 gün 6 saat 10 dakikadır hayata karşı bir koruyucuya sahip olan ben, dımdızlak ortada kalacaktım. Mutluluklar ve acılarla aynı potada eritilmiş, yeri geldiğinde sabahı olmayan huzur dolu günlerdi. Tekrardan sanki bir maktulün ölmesine saniyeler kala tüm hayatını gözlerinin önünden geçirmesi gibi ben de tüm birlikteliğimizi gözlerimin önünden umarsız bir slayt gösterisi gibi geçirdim. Tüm bunların hepsi “İyisiyle kötüsüyle yaşadık ve sonra sen, beni mezun ettin.” şeklinde sonlanan bir cümlenin sonucunda olmuştu.
Seneler önce ilişkiye başladığımızda doğan çocuğun kreşe gitme yaşı gelmiş ve bütün beraberliğimiz birkaç arsız cümlenin içine sıkışmıştı.
Belli belirsiz “Sana lisede paran yokken tost ısmarlayan bir kızı unutamazsın, sizi bilmem ancak benim geldiğim yerde bu baya özel bir şeydir.” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Tabi bunun da dışavurumu, son derece basit bir “seni kimsenin üzmesine izin verme” şeklinde oldu. “Tanrı biliyor ya, hayatının aşkı dediğin adam yüzünden bir ömür yetecek kadar üzüldün.”
Bir zamanlar neredeyse tek bir saniye bile benimle kontağı kesmeyen gözleri şu an benim dışımda her şeye bakıyordu. En basit bir çıtırtı bile onu, benim özenle toplamaya çalıştığım dikkatinden koparıyor ve aklına yaşamak istediği, uzun acılar sonunda ulaştığı mutluluk fırsatı geliyordu. Kıymetini daha iyi bilen birisi tarafından verilen bir mutluluk fırsatı.
Beni asla aramayacağını bilerek “İstediğin zaman beni arayabilirsin.” dedim. Bana hiç gelmeyeceğini bilerek “ İstediğin zaman gel, konuşalım” diye ekledim. O da bunu hiçbir zaman yapmayacağını tam anlamıyla bilerek basit bir ‘Tabii ki’ ile cevapladı. Bu soğukkanlılığı ona kazandırdığım için kendimle hem gurur duyuyor, hem de nefret ediyordum.
Bitmek zorunda değildi. Benim için delicesine uğraşmasına rağmen bok etmiş, bana verdiği üçüncü ve son şansı da harcamıştım. Sanırım kaç yaşında olursa olsun her erkek hayatında bir kere asla harcamaması gereken bir kadını buluyor ve onu harcıyor. Bu varoluşsal lanet yüzünden istemediği bir hayata sürülüp, bir köpek gibi yaşamaya devam ediyor. Bir şeylerin kıymetini asla bilmiyor. Geçici hevesler uğruna çok fazla vakit kaybediyoruz. Sanırım hepimiz süzme salağız. Büyüdükçe küçülen Rugrats bebekleri gibiyiz. Bir bedel ödemeden kafamız basmıyor.
Onu otobüse bırakıyordum. Bu gece son kez onunla kalabilmek istedim ancak bu isteğim geri çevrildi. Otobüse atlayıp arkasından gidecek olsam bile bana çok kızacağı belliydi. Aklınızda olsun; bu anlar sadece filmlerde son derece romantik gözükürler. Gerçek hayatta geçerliliği yoktur. Benden zaten yeteri kadar bıkmış olan kadınımı daha fazla bıktırmamak için kendimi tuttum ve onu bensiz bir hayata, dışarıdan otobüsün içine doğru el sallayarak gönderdim. Otogarda evlatlarını gurbete yollayan ağlak anneler gibiydim. El salladıkça ağlıyor, ağladıkça el sallıyordum. “Haydi” dedim içimden. Benim için son bir gözyaşı dök. Dök ki hâlâ içinde olduğumu bileyim. Dök ki hâlâ oralarda bir yerde beni sevdiğini bileyim…
Ve boşaldı. Gözyaşları bir zamanlar avuçlarımın içinden asla ayırmadığım yanaklarının üzerinden akarak hafif kıvrık dudaklarına aktı. O an içim rahatladığı için kendimden tiksindim. Tüm bunlara sebep olmanın getirdiği ağırlıkla birleşince o nefret müthiş bir hâl aldı ve içimde bir yerleri ezdi. O sırada bana asla unutmayacağım o cümleyi yazmak için telefonunu eline aldığını gördüm.
“Kendine lütfen iyi bak. Yoksa sana çok kızarım.”
Ve zamanla birlikte yitip giden her şey gibi, evine giden otobüsün içinde kendi hayatına yollandı. Gözlerim otobüsü artık daha fazla göremeyinceye kadar orada kaldım ve baktım ona. Zamanında o durakta onu ağlayarak bıraktığım bir an vardı. O gün için lakayıtça kıçımı dönüp evime dönüşümden dolayı kendimi hiç affetmeyeceğimi fark ettim. Bir zamanlar o otobüse atlasaydım her şey çok farklı olurdu. Belki o vakit de yeni sorunlar çıkardı ancak şimdilik kendimi suçlayabileceğim her bahaneye ihtiyacım vardı. Bu da kusursuz bir bahaneydi.
Neyse…
Gidenle gidilmediği gibi eskisi gibi de kalınmıyor. Kendimi farklı bir şehirde, beni dört sene önce bulduğu yerde, bambaşka bir adam olarak buldum. Dört senelik, neler olduğunu hatırladığım bir hafıza kaybı yaşamış, farklı bir boyuta gidip gelmiş, sonra da tekrar uyanmış gibiydim. Ancak o hafıza kaybı boyunca yaşadıklarım hayatımın en güzel yıllarını oluşturuyordu. Benim olamayacak kadar güzeldi. Bitmesini asla istemediğin bir rüyadan zorla uyandırılmak gibiydi. Ve ölene kadar geriye kalan tüm uykularını o rüyayı tekrar görmek için uyumayı çağırıyordu.
Nemli Mart ayazında paketimin içinde kalan son sigarayı çıkardım. Eskisi gibi görünmüyordu insanlar. Olduklarından daha çirkin gözüktüler gözüme. Yaptıkları işlerden, bulundukları hayatlardan, sahip oldukları tüm mutluluklardan nefret ettim. En çok da benim harcadığım fırsatları harcamayanlardan. Umarım mutluluklarında boğulurlardı. O an onlar için dileyebileceğim yegâne dilek buydu.
Sert rüzgâr tam aksi yönümden yüzüme doğru acı bir şekilde vurdu. Onu unutmaya harcayacağım geniş zamanlarla dolu bir hayata yavaş yavaş yürüdüm.
Ve yağmur başladı.
Yazan: Kaan Saraçoğlu