Göremiyordu. Eskiden gördüğü hiçbir şeyi artık göremiyordu. Asla bencil bir insan olmadı. Olabildiğince yardımseverdi. İnsanları kırmamak adına kendinden taviz verirdi. Daha sonra ise insanlar onun kadar fedakâr olmadıkları için üzülürdü. Ama onlara asla kızamadı. O öyle diye kimse onun gibi olmak zorunda değildi bir kere. Ama artık… Ben bencil değilim diyemiyordu. İyi bir insan olduğunu artık bir türlü göremiyordu.
Önünde duran renkli vazoya baktı. Renkleri sevmezdi. Daha doğrusu açık renkleri sevmezdi. O asla pembeyi sevmemiş bir kadındı. Gri severdi, biraz siyah, biraz mor…
Ayağa kalktı, sabahtan beri okumayı ertelediği dosyalarına baktı. Patronla da arası pekiyi değildi zaten. Bu dosyaların yarına yetişmemiş olması biraz tazminat alması için yeterliydi. Peki, istiyor muydu? Artık ne istediğini bile göremiyordu.
Dosyaları es geçerek aksak adımlarla mutfağa ilerledi. Kendine bir kahve koydu. Şekersiz, sütsüz, acı bir kahve… Şekeri bir yıl önce bırakmıştı. Ama sütü hatırlamıyordu. Ne ara sütü kahveden ayırmıştı, bir türlü hatırlamıyordu. Onları neden ayırdığını bilmiyordu. Kahve bardağına bakmayı bıraktı. Biraz süt tozu aradı. Onların ayrılmalarını istemiyordu. Yoktu. Süt tozunu hiçbir yerde göremiyordu.
Daha yavaş adımlarla döndü çalışma odasına. Kahvesinden bir yudum aldı ve yarı kirli pencereden dışarıya baktı. Ne kadar zamandır temizlik yapmadığını hatırlamıyordu. Camları silmediği için kızdı kendisine. Sütü kahveden ayırdığı için kızdı. Bencillik ediyordu. Olmak istemediği bir insana dönüşüyordu. Vefasız, bencil, umursamaz. Ne ara olmuştu bütün bunlar, lanet olsun hatırlamıyordu. Hayvanları artık sevmiyordu. Korkuyordu onlardan, hepsi ona zarar vermeye çalışıyordu.
Evinde onu asla sevmeyen bir kuşu vardı, hızlı adımlarla kafesinin önüne geldi. Bağırdı ona. Bağır! Bağır!
“Beni neden sevmiyorsun?”
Korkmuş gözlerle kendisine bakan kuşunu izledi. Bir sağa bir sola çevirdi kuş kafasını. Ayakları her an bir ileri iki geri hareket ederek kaçmaya hazırlanıyordu.
“Neden benden korkuyorsun?”
Varla yok arası bir ses tonuyla fısıldadı.
Cevap vermiyordu. Sanki verebilirmiş gibi. “Cevap versene!” diye bağırdı bu sefer. Kuşun bakışları sinirlerini bozuyordu. Bir sağa, bir sola, bir sağa, bir sola… Ayakları durmuyordu. İleri, geri, ileri, geri, ileri, geri…
Dayanamıyordu, dayanamıyordu. Kuş ölsündü. Ölsündü!
Sağ elinin tersiyle kafese vurdu. Kafes de, kuş da cama çarptı ve büyük bir gürültüyle yere düştüler. Kuş yattığı yerden kanat çırpıyordu. Göğsü hızla şişip sönüyordu. Yukarı, aşağı, yukarı, aşağı… Son kez şişti bembeyaz göğüs.
Bir saat, iki saat, üç… Kuşa bakmaya devam etti. Kıpırdamadan. Tek bir mimiğini bile oynatmadan kuşu izliyordu. Vicdan azabı, üzüntü, acı… Yoktu. Göremiyordu.
Bu yaptığı kötü bir şey miydi? Göremiyordu. Kuralları hatırlamıyordu.
Yavaşça kafasını yerden kaldırdı. Yine ilk olarak vazo takıldı gözüne. Bu vazoyu ne zaman aldığını hatırlamıyordu. Bir sürü saçma renk. Saçmalık diye düşündü. Kendi kendine gülümsedi ve hızlı adımlarla vazoya doğru ilerledi. İki elinin arasına yerleştirdi kocaman vazoyu. Ellerinin arasında gülümseyerek döndürdü. Bir sağa, bir sola…
Mavi, kırmızı, beyaz, mor, çok az da pembe… Pembenin bu kadar az olması fazla iyiydi.
“Fazla iyisin.”
Gülümseyerek fısıldadı.
Daha sonra büyük bir gürültüyle koca vazoyu duvara fırlattı. O, parçalarına ayrılırken, genç kadın çıkan gürültüye gülümsedi. Ses sonlandığında ise eline vazonun rastgele kırık bir parçasını aldı ve düşünmeden boynuna sapladı. Neden?
Nedenini biliyordu ama göremiyordu. Yani o ana kadar göremiyordu.
“Görüyorum.”
Fısıltısıyla mutluluktan gözleri yaşardı. Kana karışan gözyaşları fazla iyiydi.
Ya da o öyle zannediyordu.
Oysaki dosyalarını okuyup yarın teslim etmiş olsa, patronunun gözüne girecekti. Şüphe yoktu ki patronu o gün iyi günündeydi. Bir terfi bile alabilirdi. Okumayarak gitse bile kovulmayabilirdi. En kötü yüklü bir tazminat onu bekliyordu.
Sütü asla bırakmamıştı ki. Asla ayırmamıştı o ikiliyi. Sadece, yeni bitmişti. Çöpe baksa görecekti.
Camları daha iki gün önce silmişti oysa… O lekeler, dışarıdaydı. Göremedi.
Ah hele o kuş… Boş yere ölmüştü zavallı. Genç kadınla bir ilgisi yoktu ki çekingenliğinin. Onu satan dükkân kim bilir ne büyük eziyet etmişti ona ve daha nicelerine…
O vazoyu ise ona eskiden kendisine çok yakın olan bir dostu almıştı. Renkleri çok seven bir dostu… Baktıkça beni hatırla demişti, evin en göze çarpan yerine koyarken. Genç kadın, o güzelim yaş gözünden akana kadar hatırlamamıştı.
Ve son olarak bu sefer gerçekten göremedi, hayatına son verirken kullandığı o kırık parçanın, nadir pembe renklerden birini barındırdığını…
Bir bilse… Ah bir bilse…
O asla pembe rengi seven bir kadın olmadı.
Yazan: Pınar Çetin