Babam işten eve geldi. Klasik selamlaşma faslından sonra yemeğe geçtik. Çorbalar içildi. Babamın başlattığı muhabbet üzerinde konuşurken bir sela sesi… “Es salatu ve’s-selamu” diye başlayan, içinde biraz korkuyu biraz ürpertiyi biraz da Hakk’ı hatırlatan o ulu ses. Sofradaki muhabbet yerini üç saniyelik sessizliğe bıraktı. Sadece üç saniye… Tekrar eski muhabbetimize geri dönmüştük ki annem: “Biri daha dünyaya veda etti” dedi. Ve sohbetimiz burada sonlandı. Kim bilir belki de bu konu hakkında konuşmaya başlamak, kendimizle konuşmanın başlangıcı olacaktı. Belki de kendimize bile itiraf etmediğimiz pek çok şeyi dile getirecektik. Belki de asıl mesele tek gerçek olan ölümden korkuyor olmamızdı.
Cahit Sıtkı Tarancı’nın da dediği gibi:
“Neylersin ölüm herkesin başında/ Uyudun uyanamadın olacak.”
Hepimiz ne kadar çok bunu unutmaya ve kaçmaya çalışsak da gün gelecek ve uyuduk ama uyanamadık olacak. Ölümden niye kaçıyoruz? Niye onun hakkında konuşmuyoruz? En basitinden ‘misal öldün diyelim’ diye başlayan bir cümle kursak karşı tarafın cümlesi hemen ‘aman ağzından yel alsın’ oluyor. Belki de ölüm bizim için acı veren bir olgu olduğu içindir. İnsan kendisine elem veren şeylerden kaçar ve haz verene yönelir. Bu durum insanın yaradılışından gelen özelliğidir. Ama asıl soru burada. Ölüm niçin bize elem veriyor? Bu soruyu pek çok insan farklı cevaplayacaktır elbette. Kiminin en sevdiğini aldığı için, kimi bu dünya da yaşadıklarının karşılığını görmek istemediği için… Bu daha da çoğaltılabilir. Peki, asıl sonu bildiğimiz hâlde niçin böyle bir gerçekten kaçıyoruz.
Çünkü çağımız böyle istiyor. Genel görüşümüz üç günlük dünya için beş günlük erzak biriktir değil mi? Bunun için de durmadan çalışmalıyız. Hem de hiç durmadan. Nasıl duralım arkadaşım, evde hanım siparişleri bekler, okulda oğlandan eşofman istemişler, kız gitar kursuna yazılmak ister… Bitti mi? Ne münasebet. Daha bunun aidatı var, kirası var, elektriği, suyu, interneti, telefon faturası derken liste uzar gider. Hele bir de büyükşehir vatandaşı isen vay hâline. Derdine kimler yansın. Hâl böyle iken halkımıza bir iş yetmiyor ikinci bir iş arayışı başlıyor. Biz buna ek iş diyoruz kendi aramızda. Gündüz çalıştık sekiz saat, yetmez mi? Yetmez hocam. Sen bir de gece vakti beş saat daha çalış. İşte o zaman belki…
Bu satırları yazarken aklıma Cahit Zarifoğlu’nun şu sözü geldi:
“Burası dünya, ne çok kıymetlendirdik. Oysa bir tarla idi. Ekip biçip gidecektik.”
Unuttuğumuz bir gerçek daha var ki tarla da bizim değil. Ama biz bu tarlayı da kendimizin zannediyoruz. Sahiplenme gayretimiz ve çabamız takdire şayan açıkçası. Bizim olmayanı bizimmiş gibi telakki etmemizdir bizi üzen. Peki, nasıl olacak bu sevgili yazar? Bu dünyada sana ait bir şey yok dedin biraz önce. Ee! Şimdi de sahiplenme diyorsun. Yahu biz nasıl mutlu olalım? Siz de haklısınız. O zaman çağımızın mutluluk formülünü hatırlayalım: “Seninmiş gibi davran.” Çalış. Hem de durmadan. Hem de anaokulundan başla bu işe. Ortaokul bittikten sonra iyi bir liseyi kazanmak için sınavlara hazırlan. Lise bittikten sonra geleceği olan bir meslek için iyi bir fakülteye hazırlan. Altını çizelim ‘geleceği olan.’ Senin o alana ilgi duyup duymaman yahut yeteneğinin olup olmaması hiç önemli değil. Hele bir kazan, nasıl olsa öğrenirsin gideceğin yerde. Fakülteyi de bitirdik. Yeter mi? Yetmez. Daha yabancı dili var, KPSS var, olmadı yüksek lisansı var. Var da var. Baktık ki bu yol uzun. Tüm bu koşuşturmaca içerisinde mutlu da olamıyoruz. O zaman çağımızın bize sunduğu bir diğer çözüm yolunu hatırlayalım: “Mutluymuşsun gibi davran.” Sen mutlu olmasan da insanlar mutlu sansın seni. Ne de olsa başkalarının söyledikleri bizim için daha önemli(!) değil mi? Onlar bize “Ne kadar da mutlu maşallah. Allah mutluluğunu daim etsin” dediğinde biz zaten mutlu oluyoruz. Aman ha, evden adımımızı atar atmaz mutluluk maskemizi takmayı da unutmayalım. Bunu bir de sosyal medya üzerinden tüm eşe dosta gösterirsek işi hallettik sayılır. Attığımız fotoğraflar, story’ler, tweet’ler ile onları kıskandırmalıyız. Yediğimizden içtiğimize kadar her şeyi insanların gözüne gözüne sokmalıyız. Onlara ne kadar mutlu ve başarılı olduğumuzu, elitliğimizden dolayı takıldığımız mekânları ve arkadaşlarımızı göstermeliyiz.
Lakin tüm bu yapmacık tavırlar bizim mutlu olmamız için yetmiyor. İç huzurumuzu sağlamıyor. Akşam başımızı yastığa koyup kendi kendimize kalınca ne kadar yalnız ve aciz olduğumuzu anlıyoruz. Olduğumuz değil olmaya çalıştığımız kişiliğin hayatı bizi fazlasıyla yoruyor. Gerçekler canımızı acıtıyor. İşte tüm bunlardan dolayı ölümü sevmiyoruz. Duyar duymaz kulaklarımızı tıkıyoruz, böyle yaparsak geçermişçesine. Ölüm bize ulaştığı an yaşadığımız bu sahteliğin hesabı sorulacak, biliyoruz. Başkalarını, en önemlisi de kendimizi kandırdığımızı biliyoruz. Yalanlarımızın yüzümüze vurulacağı günden korkuyoruz.
Naçizane kanaatim biraz da olsa içe dönebilmek. Hayat serüveni içerisinde dün akşam yediğimiz yemeği unutuyorken iç sesimizi dinlemek gerçekten zor bir durum. Lakin bir işe başlamadan önce ben mutlu muyum, ben ne istiyorum, hayattan beklentim ne gibi sorular sorarsak kalan ömrümüzü daha sağlıklı (hem ruhen hem de bedenen) geçireceğimize inanıyorum. Hem Erkan Öztürk ne de güzel söylemiş:
“Bazen kendini dinlemek iyi oluyor, çünkü bazen kendinden başka kimsen olmuyor.”
Yazan: Fatmanur Sertkaya
Sayı: 36