Her gün hep aynı saatte bizim evin önünden geçerdi. “Gamzeli Adam” diyorlardı ona. Dilinde hep aynı şarkı:
“Gamzedeyim, deva bulmam. Garibim, hiç yuva kurmam.”
Elinde baston şemsiyesi, kafasında fötr şapkası ve takım elbisesiyle her gün aynı şarkıyı mırıldanıyordu. Başka şarkı bilmiyor mu acaba diye düşünürdüm.
Onu hiç gülerken görmemiştim. Hep asık suratla, asker yürüyüşüyle gelip geçer, kimseye selam vermezdi. Gerçi kimse de ona selam vermezdi. Herkes biraz çekinirdi ondan. Onu görünce yolunu değiştirenler olurdu. Bayramlarda annem “Sakın gamzeli adama gitme” diye sıkı sıkı tembih ederdi. Çok merak ederdim evini, neden hep aynı şarkıyı söylediğini.
Farklı hikâyeler anlatırdı. Mahallede herkes onunla ilgili “karısı başka bir adamla kaçmış, o da buna dayanamayıp hem kadını hem de adamı öldürmüş” diyordu kimileri. Kimi tüm ailesini bir kazada kaybettiğini, o günden sonra kafayı yediğini iddia ediyordu. Kimi tüm parasını kumarda kaybettiğini, kimi oğlunun intihar ettiğini, kimi evinin yandığını anlatıyordu dilden dile. Hangi hikâye gerçekti? Her anlatan kendi anlattığına mı inanıyordu? Neden kimse ona sormuyordu da böyle hikâyeler uyduruyorlardı diye düşünürdüm hep.
Bir bayram merakıma yenilip kapısını çaldım. Dizlerim titriyor, ellerim terliyor, midem bulanıyordu. Pijamalarıyla açtı kapıyı. Açmasıyla kapaması bir oldu. Bir dakika mı demişti parmağıyla kapıyı kapatırken ya da bana mı öyle gelmişti? Biraz bekler giderim diye düşündüm. İçeriden çok derinlerden “Gamzedeyim Deva Bulmam” şarkısı geliyordu.
Beş dakika sonra merdivenlere doğru adım attığım esnada: “Kıvırcık,” dedi. “Almaz mısın?” Yeni açılmış, hiçbiri yenmemiş bir çikolata kutusu tutuyordu elinde. Şaşırmıştım. İlk misafirim sensin, dedi. Sanki başkasını beklermiş gibi. “Bir tane de kardeşim için alabilir miyim?” dedim. Bugün bile düşünürüm neden öyle söylediğimi. Benim kardeşim yoktu ki! Gülümsedi. Onu ilk kez gülümserken görüyordum. “Tabii ki” dedi, “istediğin kadar al”.
Sonraki günlerde İremlere gidiyorum diye sık sık gamzeli amcaya gittim. Oturur sohbet ederdik. Okulda yaptıklarımı anlatırdım ona. Genelde ben konuşurdum, o dinlerdi. Kıvırcık derdi bana, hiç hoşlanmazdım bana kıvırcık denmesinden. Ama onun kıvırcık demesi beni hiç rahatsız etmezdi.
Bir seferinde neden hep aynı şarkıyı dinlediğini sordum. Gam-zedeyim çocuk, yani dertlerle doluyum dedi ve anlatmaya başladı.
“Çocukken en büyük düşüm Yeşilçam yıldızı olmaktı. Mutlu sonlarla biten filmlerin mutlu kahramanı olmak isterdim. Siyah beyaz filmleri izlerdim. Kimi gün fakir ama gururlu Ayhan Işık’ın yerine kendimi koyar Belgin Doruk’a âşık olurdum. Kimi gün yakışıklı, centilmen Ediz Hun olur Hülya Koçyiğit’le aşk yaşardım. İzlediğim tüm filmlerdeki replikleri ezberler ayna karşısında oynardım.
Her okul çıkışı sinemaya uğrar sinemanın dış duvarında asılı olan bez afişten gözlerimi alamazdım. Hafta içi sinemaya gitmemi babam yasaklamıştı. Hafta sonlarını, aşı tatillerini ve sömestr tatillerini iple çekerdim. Badem Nuri bazı filmlerde benden bilet sormaz ‘geç bakalım bu sefer benden olsun’ derdi. Gong sesini film afişlerini izleyerek beklerdim. Gong sesi ile salon ışıkları yavaş yavaş kararır, perde açılır, alkış sesleri ve ıslıklarla film başlardı. Film başladığında adeta nefes almadan filmi izlerdim. Ve her filmin sonunda herkes alkışlarken ben hüzünle sinemadan ayrılırdım.
Yazları yazlık sinemalar vardı. Babam yaz tatilini değerlendireyim diye orada çalışmama müsaade etti. Boynuma astığım iple bağlı tabla ile salonun içinde bir o yana bir bu yana dolanır kimi gün çekirdek kimi gün gazoz satardım. Yaşım 17’ye geldiğinde babamın arkadaşı Osman amcanın takıldım peşine Yeşilçam’a gittim. Orada birkaç yönetmenle tanıştırdı beni Osman amca. Bu çocuktan olsa olsa kötü adam olur dediler. İşte o gün başladım kötü adamı oynamaya. Kimi zaman Bizans askeri oldum, kimi zaman mafya babası, kimi zaman tetikçi, kimi zaman hain kostak. Her filmde esas oğlandan bir araba dayak yiyip, her filmin sonunda ölendim ben. 250’ye yakın filmde oynadım. 20 senemi verdim. Ne zaman bu şarkıyı dinlesem o yıllara geri dönerim. Bir sevdiceğim vardı, kaybolurdum gamzesinde, her şeyine gamz ettim. Sonrası mı? Sonrası iyilik sağlık…
Aramızdaki büyük yaş farkından olacak karşılıksız bıraktı sevgimi. Benim yerime başkasını seçti. Sonrasında yalnız kaldım, yalnızlığa mahkûm ettim kendimi. Tıpkı şarkıdaki gibi: ben hiç yuva kuramadım, reha bulamadım. Şimdi hiçbir şeyi tüketmek, yok etmek, kaybetmek istemiyorum. Bir zamanlar herkes etrafımdaydı. Bazen o dönemlerden bugünlere hiç gelmeseydim keşke diyorum. Unutulmak, hatırlanmamak zoruma gidiyor be kıvırcık.”
Odadaki dergilere, gazete yığınlarına baktım sessizce. Anlattıklarına çok üzülmüştüm. Yanından uçarcasına kalkıp eve gittim.
Ne kadarını hafızam uyduruyor, ne kadarı sahici bilemiyorum.
Bir gün İrem’in annesi ile annem yolda karşılaşmış. Annem İremlere ders çalışmaya gitmediğimi öğrendi. Sonraki günlerde evden çıkmam yasaklandı. O günden sonra gamzeli amcayı hiç görmedim. Ta ki bugün internette gezinirken gördüğüm habere kadar.
“Kadıköy Rasimpaşa Mahallesi’nde on yıldır yalnız yaşayan 75 yaşındaki Muhsin Bilecik’in yaşadığı evde çöp biriktirdiği ihbarı üzerine eve giden belediye ekipleri, beş saat süren temizliğin ardından üç kamyon çöp çıkardı.”
Yazan: Başak Arslan