Kulağımda “Kalk yavrum, kalk!” sesleri. Aralanan göz kapaklarımın arasından seçebildiğim iki kafa. Öndeki, gecenin bir yarısında uykumu bölmenin mahcubiyetini güleç yüzüyle örtmek isterken minik zeytin gözleriyle komik görünen anneannem; arkadaki ise, karakteriyle bütünleşmiş, yıllardır her baktığımda bir anlam çıkarmaya çalıştığım ama başaramadığım donuk yüzü ile büyük babaanne. Birkaç gündür evimizde misafir kendisi.
Ne oluyor demeden sıcacık yatağımın dışındayım. Sarı üzerine minik turuncu puanlı pijamamı sırtıma kadar sıyırıp “Yüzüstü uzan!” diyorlar öbür divana. “Evet!” diyor büyük babaanne. Ben âdeta şaşkın bir ördek… Sırtım tamamen açık. Üzerinde meraklı bakışlar soldan sağa, yukarıdan aşağıya doğru gidip geliyor. Sanki çözdüğü bulmaca zor gelmiş de içlerinden bilebileceği bir soruyu arayan bakışlar bunlar. Üstelik “Evet!” Ha! O güne kadar tuvaletten çıkışını elimde havluyla beklemek zorunda bırakıldığım oldukça yaşlı kadın, şimdi benim sırtıma bakıp bunu söylüyorsa çok ciddi bir şey var demektir. Yemekten sonra, “Soğukluk yok mu, soğukluk?” diye meyve isteyen aşağılayıcı, emredici tavır değil bu tavır. Alışık olmadığım bir saygı hissediyorum sesinde. Başımı çevirdiğimde anneannemin dehşetle karışmış heyecanlı hâlini görüyorum kürek kemiklerime doğru bakarken.
Anneannem “garip” denen kadınlardan biri. Kulağı duymadığı hâlde her şeyi anlayıp konuşabiliyor. Zaten kırkından sonra geçirdiği bir hastalık nedeniyle sağır olmuş. Babamın ona Sağır Sultan diye takılmasına sinir olup günlerce küs kalır. Çileli bir yetimmiş. Çocukluğundan beri bamya tarlalarında geçmiş ömrü. Görücü usulüyle evlendirilmiş. Yokluk üstüne yokluk derken kocası ölmüş. Kalmış mı üç çocukla ortada…
Oysa büyük babaanne öyle mi? Hani o güzel deyince akla gelen soydan. Vücudunun kıvrımlarıyla yüzünün ciddiyeti arasında dağlar kadar fark olan bir kız genç kızmış. Köyün bütün delikanlıları peşindeymiş. O ise bir afra, bir tafra salınırmış ortalarda. Kimseleri beğenmezmiş. Güzelliği saraydan bile duyulan bu on beşlik Çerkez kızı, oradan bir paşaya gelin gitmiş. Olmuş mu sana Saraylı. Akıllıymış bir de. Oğlanı doğurmuş, çocuk faslını kapatmış. Yani dedemi. Babamın babasını. O çikolata rengine yakın adamı. Büyük babaannenin kendisi teleme peyniri gibi bembeyaz… Herhalde kocası bayağı bir karaydı.
Anneannem hayretten açabildiği kadar açtığı gözleriyle soruyor. “O mu, o mu?” diye. Bizim saraylı her zamanki mağrur ifadesi ikiye katlanmış olarak “Budur!” diyor. “Kız daha on iki yaşında; büyüdükçe o da büyür.” İçimi bir korku sarıyor. Vücudumda büyüyecek bir şey var! Daha bundan on beş gün önce atlattığım şokun etkisinde iken… Bir de bu ha! Bu kadarı da fazla ama…
İki hafta önce… Allah’tan okulların tatil olduğu bir günde birdenbire başıma geldi o kanlı durum. Anneannemle annemin, “Her ay artık bunu göreceksin!” deyip aralarında, “Erken oldu, bilseydik böyle olacağını çıtlatırdık biraz,” diye fısıldanmalarından beri zaten diken üstündeyim. O olay başıma geldikten sonra sırtımda büyüyecek bir şey olabileceğini tüm kalbimle kabul edip dua etmeliyim diye düşünüyorum. “Allah’ım, neyse o büyümesin.” diyerek yüzüme sıvazlamak için kaldırıyorum dakikalardır put gibi duran zayıf ellerimi. Ellerim gibi vücudum da babamın sözlerini ispatlıyor: Tok evin aç kedisi! Beni sırt üstü çevirseler kaburgalarımı tek tek sayabilirler gerçekten. Göğsümün iki yanından birer pıtrak baş verdi ama… Annem ne kadar çok uğraşsa da iştahım hiç açılmadı. Ama Allah için yüzüm çok güzel. Annem, “Kızın ne güzel!” diyenlere “Maşallah de hanım!” diye boşuna çemkirmiyor. Üstelik fotojenikmişim. Küçükken resmimi çeken fotoğrafçı öyle söylemişti. O günden beri ne olduğunu bilmeden yıllarca “Ben fotojeniğim, ben fotojeniğim.” diye gezip durmuştum. Daha sonra sadece albümlerde işe yarayacak bu özelliğin hiç de önemli olmadığını öğrendiğimde sesimi kısıp oturdum.
İşkencenin böylesine yüreği elvermeyen anneannem “Tamam!” diyor, “Üşüyecek çocukcağız. Sıcacık yatağından çıkardık. Bir de böyle açık kaldı,” Neyse bitti diye sevinirken büyük babaanne “Bu mu acaba? Biraz daha temaşa edelim,” diyerek artık, gözlerine yardımcı olarak atadığı tombul parmaklarını gezdirmeye başlıyor sırtımın üzerinde. Temaşa… Küçükken büyük babaanneden bu lafı duyduğumda çok korkardım. “Maşa”yı duyunca “te” sini unutup irkilirdim. Malum, anneannem yaramaz kız kardeşimi maşayla köşelerde sıkıştırıp tadına baktırırdı da sık sık. Ben bahçeye bile zorla çıkan biri olduğum için hiç tanışmadım onunla. Yan divandaki kardeşim fosur fosur uyuyor. Ya benim suçum ne? Neden bu saatte, bu hâllerdeyim diye düşünürken, anneannem “Bu yatsın, öbürüne bakalım,” diye o tarafa meylediyor.
Gece maşacısı “Yok!” diyor. “Ben bunu tam olarak anlayamadım. Oğlanınkine benziyor; ama hatırlamıyorum bu yaşlarda onunki de böyle miydi acaba?” Sarıyor mu bir korku daha beni. Üşürken başlıyorum yanmaya. Gördüğüm melek resimlerine hep bayılmışımdır. İlkokul birinci sınıftaki okuma bayramı için arkama takılan allı pullu kanatlarımda kalmış aklımla iki minik kanat adayı tomurcuk hayal ediyorum sırtımda, kürek kemiklerimin oralarda. Ne iyi olurdu öyle olsaydı diye.
Oğlanlarda olan bir şey bende niye olsun siniriyle daha fazla dayanamıyorum. Saraylıymış, öyle görmüş, hizmette, saygıda kusur etmemek gerekirmiş, otur dediği yerde oturup kalk dediği yerde kalkacakmışım gibi annemin yıllardır bitmek bilmeyen uyarıları vız geliyor artık bana. Hışımla kalkıyorum yerimden. Telaştan dizimi çarpıyorum yandaki masanın ayağına. Dört çekyat, altı sandalye, masa, vitrin ile eskici dükkânını anımsatan bu küçük odadan çıkmak için en büyük adımlarla koşmaya başlıyorum. Bütün oda kapılarının açıldığı büyük antrede aynanın önündeyim. Pijamamın üstünü çenemin altına dek yukarı kaldırıyorum. Ama bir şey görmek ne mümkün. Karanlıktan tabii. Lambayı yakayım derken ilk şaşkınlıklarını üzerlerinden atıp avlarının peşine düşen bizim ihtiyarlar bağırıyorlar. “Gel buraya kızım, dolaşma gece gece!” “Artık iş işten geçti, kaldırmayacaktınız o zaman sıcak yatağımdan gecenin köründe beni,” diyerek isyan bayrağını elime alıp merdivenlere koşuyorum. Beş basamakla sokak kapısına inen merdiven sanki peşimdekilerle birlik olmuş. Daha adımımı atar atmaz beni aşağıdaki ayakkabıların yanına yuvarlıyor. Dakikalardır açıkta kalan sırtımın üstündeyim. Canım yanıyor. Acıdan kollarım, bacaklarım kasılıp kalakalmışlar havada. Sarı pijamanın katkısıyla, babamın kakalak dediği o böceklerin ters dönmüş de bir türlü normal haline gelememiş kopyası oluyorum. Yanan canımla sinirlerimin bozukluğu birleşince avaz avaz ağlamaya başlıyorum. Debelenip dururken babam fırlıyor yatak odasından. Onun ardından çıkan annem koşup kaldırıyor beni yerden. Ben bağırıyorum “Sırtım sırtım!” diye. Annem ovmaya başlıyor. Büyük babaanne atlıyor hemen. “Aman gelin hanım, dikkatli ol! En kıymetli şey var elinin altında!” diye. Sonra anneanneme dönerek haykırıyor. “Ben sana demiştim ahretlik. Gördün mü bak? Kız ‘sırtım’ diyor başka bir şey demiyor. Düşünce bile onu korumak istiyor. Biraz daha temaşa edelim derken haklıymışım. Artık eminim. Kürek kemiklerinin arasında gördüğümüz mübarek işaret, Seyit mührü. Kocamda vardı. Oğlumda var. Bunun babasında da var; bunda da var işte!”