Biraz daha düşününce bu asabi halini haksızlık olarak gördü Sevgi. Dedesinin Ahmet’i almaya gitme fikrine kaşlarını çattıysa da, duruldu sonra. İçindeki heyecana yordu bunu, bir çocuk iştahıyla gömüldü tekrar işine. Önce tabağa güzelce katlanmış bir mendil serdi Sevgi. Kızaran patatesler biraz yağını çeksin istiyordu. Elleri fırına gitti sonra, ne güzel kokuyordu börek. Kim bilir kaçıncı kez yapıyordu lakin her seferinde kapağını ürkekçe açıyordu. Bazı korkular, en eski alışkanlıkların dolanmıştır koluna. Takılmıştı yine bir türlü yenemediği bu huyuna. Ama yine başarmıştı. Nar gibi kızaran üst kısmı, kıymanın soğanla olan yüzlerce yıllık ahengine ihanet etmemişti. Keyiflendi Sevgi, mırıldanmaya başladı, güzel bir bahar günü dolarken içeriye. Rüzgârlar kadar serin, denizler kadar derin, senin en güzel yerin, kahverengi gözlerin, gözlerin yar gözlerin…
Her ay olduğu gibi, bir fırsatını bulup içinden taşan özleme karşı koyamaz, eve gelirdi Ahmet. En çok da bu kahvaltılar hoşuna giderdi. Bol yağlı börekler, taptaze ekmekleri masadan iterdi adeta, sonra o ev yapımı reçeller ki, çilekli olanı hep eskilere götürürdü onu, çocukluğun anlamsız girdaplarına, doyumsuz bir iştaha sürüklenirdi, hele peynirle zeytini ağzına art arda attıktan sonra bol şekerli çayını yudumlaması, yüzünü çocuksu bir palyaço sırıtışına çevirirdi. Bu kanaatkâr gence nedense hep yetmekteydi, masadaki suni ve keyfi garanti sofra saatleri. Karnı doyduğunda ise bütün o özlemleri unutur, kaş göz yapardı annesine, babadan gizli sigara içebilme ihtimaline açılan kapının anahtarı ondaydı çünkü.
Masa hazır sayılırdı. Mutfak dolapları gibi bembeyaz bir örtü sermişti Sevgi. Yuvarlak yassı porselen tabaklar, ince belli bardaklarla farklı renk ve desenlere inat ne de güzel uyum içindelerdi. Hele ki camdan içeri sızan güneş, sofradaki her yenilesi şeyi sanki tek tek ziyaret etmiş de, bu en güzel ritüeldeki kahramanlara son provasını yaptırmıştı. Tamamdı, her şey hazırdı. Hadi ama artık gelinmeliydi, şu ev kapısı çalınmalıydı.
Yaşlı yüzüne fazla gelen tebessümle beraber mutfaktan çıkmıştı Sevgi. Niyeti, içeride Sadık’la oturan kocasına bir telefon ettirmekti. Kalbi kuş gibi hafif, duramıyordu yerinde. Bunca yıl su gibi akan zaman birazcık daha hızlı geçsindi şimdi, bu özleme karşı koyamıyordu, hadi artık gelinsindi. Ayakları Hüseyin’e doğru giderken, duraklar gibi oldu. Gözünden kaçtı o sırada, yerdeki cam kırıkları, Sadık’ın boş koridor dalgınlığı. Telefonla konuşan kocasında kilitlenmişti bakışları. Sevgi, görünce onu ürkmeye başladı. Sol ayağı titredi usulca. Ihlamur çiçeği duvarlar oynak bir melodiye eşlik eden kadın edasında sallanmaya başladı. Bu bozuk ritimli figürler, döndürdü başını. Telefondan çıkarak büyüyen küçük harfli sesler ulaştıkça kendisine, duvardaki akreple yelkovanın tıkırtısı kaldı kulaklarında sade. Büyüdü gözbebekleri, kamburu çıkıverdi iyice.
Telefon kapandı. Yarıda kaldı konuşma. Şarj bitmişti. Ama Hüseyin kafa yoramadı buna. Şaşkın bir boksör gibi yediği aparkat çuvallatmıştı onu. Belli değilmiş dedi, yani kimin öldüğü. Ölüm mü, o da nesi? Kalakaldı Sevgi… İzahı olmayan bu gafın sebebi, Hüseyin’in gafleti miydi yoksa hayatın kendisi mi? Cevap bulamadı Hüseyin. Hali, uzun bir uyku sonrası gözlerini açan mahmur bir kedi gibi izlenilesiydi. Sevgi’yse görmedi öyle, lüzumundan fazla uyumanın vicdan azabını çeken insan yüzüne yordu bu sureti daha çok. Nasıl çıktı o laf ağzından demeye kalmadan bayıldı. Uzun eteği biraz açıldı, kahverengi kalın çorapları kendini daha bir gösterdi.
Tam zamanında kapanmıştı işte telefon. Hay Allah! Böylesi hayati bir zamanda şarjın bitmesi de neydi? Ne yani, alay mı ediyordu birisi, yoksa ölüm böylesi ironik miydi? Hüseyin göğsünü sıkıştıran bu bilinmezliğe kafa yoramazken, telaş içinde şarj cihazını aramaya başladı. Sevgi’ye o cımbızla çekilen söz yetmişti fakat. Biraz sonra kendine gelen Sadık, kolonya ile ayılttığından Sevgi’yi, Hüseyin’in bedbaht küfürlerle karışık çaresizliğinin tanığıydı ikisi de avaz avaz!
Demek ölüm vardı. Yani, kapıyı vurup içeri girmek isteyen bu defa ölümdü. Yağmurun ansızın bastırdığı insan telaşına büründü Sevgi. Hâlbuki bu kez, yaz yağmuru değil gibiydi. Koyu bir renge çaldı güneşin vurduğu beyaz perdeler. Masadaki tabaklar birer birer kırılmak istendi. Şaşkınlığı, bu yakıcı ve kalp krizine gark ettiren gerçeği biraz donuklaştırdı. Tülbendini çözüp bağladı. Üzerindeki bluzun önünü açtı hafifçe, hızlı hızlı üfledi sonra. Eli saçına gitti umarsızca. Etrafını kısık gözlerle süzmeye başladı, istemeden. Kenarları sarı siyah kartonlarla kaplı kitaplığın yanı başında biten kesme kolon, kötü bir izlenim bırakıyordu şimdi onda. Salonun tam bu noktasından başlayarak gittikçe şiddetini hissettiren bir poyraz esmekteydi adeta. Oysa bu güzel bahar gününde ne işi vardı, bu densiz esintinin. Sonra tavanlar, bu kendilerinden emin, evdeki her şeye mesafeli durmuş ve her derde kedere uzak kalmayı başarmış, soğuk duvar parçaları neden şimdi, neden bu son dakika felaketiyle çökecek gibi gözüküyorlardı. Bakışlarıyla daldıkça çevresine, bir deprem sarsıntısı hissetti derinlerinde. Yerden yüzlerce metre yukarıda, ince bir ip üstünde yürüyen cambaz misali, artık çok daha temkinli davranıyordu. Sanki ağzından çıkacak tek bir söz, yapacağı en ufak hareket oğlunun cenazesini getirecek kudretteydi. Usul usul eğilerek, olduğu yere bağdaş kurdu. Yutkunmalarında, boğazına takılan büyükçe bir hıçkırık, ciddiyetini gölgeliyor ve derin nefes alışlarındaki ürkek tavrı Ahmet’in soluk benzini aklına getiriyordu. Az önceki poyraz gitmek nedir bilmiyor, odanın gittikçe azalan ısısından mı yoksa ölümün kaçılamayası esaretinden mi ağzındaki dişler titrek bir edayla zangırdıyor, çözemiyordu. Sessiz fırtına, odanın bir yerine pusmuş ve bekliyordu sanki.
Doğumunu düşündü Ahmet’in. Neredeyse görünmeyecek kadar minik elleri hatırına geldi. Hayır, vazgeçemezdi ondan, bir şeyler yapmalıydı. Yaşlı kayınpederini düşündü sonra. Nedense onun öldüğüne inanma dürtüsü, Ahmet’i yaşatmak arzusundan daha baskındı. Ancak içindeki, sesi kısık bir azınlık kayınpederine yüklediği bu akıbetin haklı dayanağını sorguluyor gibiydi. Yanıtı sert oldu bu karşı koyuşa, kindar beddualara boğulan iç geçirişi, bu haksız talebi sonsuza dek susturur güçteydi. Hele hele birkaç sene içinde altını temizlemek zorunda kalacağını hesaba kattıkça, her bez değiştirme saatinde bu adaletsiz seçimin kanserli sonucuna katlanamayacağını fark etti. Hayat boyu elindekiyle yetinmeyi bilmişti Sevgi. Fazlasında ve başkasında gözü kalmamıştı asla. Bu durumda da yine farklı davranmıyordu esasında. Her şey açıktı aslında, olması gereken olmalıydı yalnızca. Hayat bir matematikse şayet, çıkan sonuç onu seçiyordu. Bu aşikârdı ve başka bir senaryo akıl alır gibi değildi.
Az sonra Sadık’ın su içme sesiyle kendine geliverdi. Neler düşünüyordu öyle, utanır gibi oldu kendinden. Beyni nasıl da oynuyordu onunla. Sinir bozucu bir şaşkınlık edasıyla, kendine gelmesi telkininde bulundu yeniden. Toparlanıp kalkmak isterken, göz kararması yaşadı az biraz. Bir karıncalanma hisseder gibi oldu, yüzünde. Nabzı çok çok atmaya başladı. Elini burnuna götürüverdi hemen. Evet, bilmişti. Kan en kırmızı rengiyle dökülüyordu avuçlarına, sonra oradan damla damla halıya.
Bu ani gelişen kontra yıkım Sadık’ı da afallatmıştı büsbütün. İlkokul günlerinden kalma alışkanlığı, en yersiz anlarda saçmalamaya başladı. Yengesine inat onun alışkanlık kesesinde işte böyle izanı güç, nur topu bir sersemlik vardı. Ölüm meleğine gitti aklı. İçindeki ürpertiden bir an sıyırdı kendini, hayranlıkla doldurdu daha çok bunun yerini. Benzetme isteği duydu içinde bir şeylere onu. Seri şekilde işini halleden bir terzi edasıyla, hızlıca sökükleri dikip sonra askıya asan bir zanaatkâr yaptı önce. Parça başına para alan birisi olsaydı eğer voleyi vurmuştu çoktan. Bu çirkin benzetmeye mi yoksa bozuk ruh haline mi içerlenmeliydi, bilemedi. Doğrusu diye düşündü Sadık, böylesi dakik ve her daim işine amade bir elemana her esnaf ihtiyaç duyardı. Sonra işini duygusuz bir duyarsızlıkla ama hakkıyla yapıveren bir memur da olabilir diye dalıverdi tekrar. Her gün tıraş olma fikri ölüm meleğinin, komik gelmişti ona. Yine utandı sonra. “Tövbe tövbe” dedi içinden, sırası mıydı bunun.
Kocası az önceki numaraya ulaşmaya çalışırken, kanaması duran Sevgi oturuverdi bir yerlere. Sersem bir baş ağrısı takılmıştı peşine. Bir cevap arıyor gibiydi salondan. Gözünü önce kanepelerde gezdirdi. Ses yoktu. Taksiti henüz geçen ay biten yemek masasına ilişti bakışları. Ahşap renkli masanın parlak cilası bir şeyler mi mırıldanmaktaydı yoksa? Hayır, cevap yoktu. Oğlu geldi yine aklına. Ya bir şey olduysa? Kafasından çıkardı hemen bu çirkin ihtimali, biliyordu birazdan kapı açılacak ve mis kokusunu içine çeke çeke sarılacaktı ona. Ama yine de kızacaktı biraz, onu bunca üzdüğü için. Hem kızacak hem saçlarından okşayarak öpecekti. Ferah bir mutluluk sardı içini, çenesi yayvanlaştı, güldü gözleri. Ta ki, ilk taşınılan günden bu yana olduğu yerde kalan vitrine bakıncaya kadar. Korktu ondan. Ne kadar da katı duruyordu. Beton grisi yüzeyine gözleri takıldıkça, oğlunu öldürüp çoktan bir kıyameti başlatmış gibiydi mendebur tahta parçası. Hınç dolu bakışlarıyla büzdü dudaklarını, karşı koyamadı ama bu kez yüzünden dökülen kan yerine tuzlu damlalardı.
Hüseyin sonunda yarım kalan konuşmaya geri dönebilmişti. Bir kazadan bahsediyordu telefonun öteki yakasındaki adam. Ölen yaşlı bir adammış. Genç olan, küçük bir baygınlık içindeymiş o sıralar. Sevgi baygın bir rahatlama içinde, sanki ilk kez nefes alıyordu. Mahcuptu biraz ama deliler gibi sevindi bu telefona. Terle karışık bir teselliyle ölümü karşılamaya hazırdı artık. Konuşmanın devamına kulaklarını kapatmıştı. Kaza durumu, verilen hastane adresi yahut polis raporları… Şen şakrak çocuksu haliyle aldırmıyordu artık telefonda konuşulanlara. Odanın bir yerlerindeki gizemini yitirmişti artık soğuk rüzgâr. Bu manzara tanıdık gelmeye başladı ona. Ilık bir sonbahar günü, çiseleyen yağmur eşliğinde, bahçelerinde zeytin toplayıp tatlı bir ıslaklık yaşadığı gençliğine gidiverdi. O günlerde de içine sığmayan bir coşku, tüm benliğine tesir eden yaşama sevinci dolardı. Ölen kim miydi? Ne o Hüseyin’in babası, ne de geliniydi onun Sevgi. Ansızın bir hiç oluvermişti sanki daha değerli olanın kalabilmesi için. Bir file içindeki çürüyen ve diğerlerini korumak için fırlatılıp atılan meyve tanesi, yahut demi fazla bardağın dökülen yarısıydı.
Hüseyin’se yoruma açık bir mısranın ne yöne çıkacağını bilemeyen yargısı gibiydi. Babasına üzülmeli miydi, yoksa oğlu için sevinmeli mi? Hay Allah diyebildi sadece. Hay Allah. Ölümle şok bir duyarsızlık yüklenmişti. Bilinçli olarak yaptığı tek şey yutkunmaktı neredeyse. Gitmek düşüncesi belirdi kafasında, evden bir an evvel çıkabilmek. Dizlerine güvenemedi fakat. Etrafına bakındı öylece. Hiç değilse kardeşinden bir işaret bekliyordu, harekete geçecek bir şey yapmak için. Hâlbuki Sadık sinir bozucu bir rahatlıkla daha çok kahvaltının gecikmesini dert eden pişkinlikteydi. Anlam verilemeyecek şekilde gözleri salonda seyre dalmış, bir şeyler aramaktaydı. Yine ne düşünerek dalmıştı acaba Allah’ın belası! Esip gürleyecek gibi oldu ona, yutkundu fakat.
Sessiz bir tiyatro çevirmeye başlamıştı şuursuzca üçü. Tanımsız bir sahneye döndü odadaki dekorlar. Perdenin beyaz rengine bulanmış güneş ışınları, pılını pırtısını toplayıp terk ediyordu odayı akın akın. Biraz evvel mutfağı ısıtan buhar, bu defa buruk bir şükür, acı bir tat ve hepsinden çok yenilecek mi belirsiz ama nihayete varan bir bilinmezlik dosyası bırakmıştı sofraya.
Yazan: Özgür Andaç
Eceli tayin etme iradesi bir insana yüklense ,ölüm çok beşerî olurdu diye dusundurdu.Masadan izleyebildim hikayeyi.elinize saglik.