Geçmişin tozlu raflarında sakladığı anıların birinden ibaretti. Nereden çıkmıştı şimdi birdenbire? Köşesi yıpranmış siyah beyaz bir fotoğraf kadar eski, dünyaya gelen bir bebeğin çığlığı kadar yeniydi yüreğindeki yeri.
Ateş, üfleyerek hep söndürülmezdi ya. Bazen de rüzgârda kora dönmez, yangın olmaz mıydı?
Hiç olmadığı kadar karanlık ve hiç hissetmediği kadar yalnız bir zamanında rastlamıştı ona. Batan güne, gözden kaybolan gemiye baktı. Ağaç dalına çaput bağlama vakti çoktan geçmişti. Deli âşık vakitleri için, zaten çok geçti.
Geçmişe döndü, geleceğe baktı. Dudaklarında, yiten umutlarına yakışan acı bir tebessüm belirdi.
Duysun istedi, görsün istedi, bilsin istedi.
Gelecekte olsun istedi.
Kıvrıla kıvrıla yolunu bulan nehir gibi aktı aynı denize. Geçmişte kurumuş, kavrulmuş, dökülmüş zannettiği yapraklar yeniden yeşillendi.
Geçmiş, geçip gitmişti. Ama gelecek neden vardı ki?
Gelecek umutla beslenirdi.
İnsan umutla yaşardı.
Yüzüne düşen damlayı yaz yağmurunun habercisi zannetti. Bu, zandan ibaretti. Hüsn-ü zan etti. Geleceği, güneşli günlere gebe zannetti. Geçici değil, kalıcı zannetti. Elin değil, benim zannetti.
Onu,
Karanlık gecelerine kamer bildi.
Etrafında pervane olmayı can bildi.
Geceye inat yürüdü.
Geçmişe inat…
Geleceğe inat…
Ümide tutunarak yürüdü. Dudaklarının ucunda takılı kalan gülümsemeye iç geçirdi.
Biraz daha,
Bir kez daha.
Son kez daha gecikirse sanki kaybedecekmiş gibi.
Uğruna canını vermeye hazır vatanı gibi.
Yâri gibi
Yarını gibi.
Kimi zaman senli benli
Kimi zaman dünlü bugünlü.
Gücü aşka yetercesine,
Arafta,
Ölmekten betercesine.
Söyledi.
Geçmişin bedelini ödercesine.
Yanan kandilleri sönercesine,
Sükût etti sonra.
Geçmiş zamana ve
Gelecek zamana ant olsun ki.
Tarih, tekerrürden ibaretti.
Tebessümü yiten dudaklarına bir mısra dolandı:
“Ne giden son gemidir bu.
Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu.”
Yazan: Aysel Ertan