Edebi

Dünden Bugüne

Pazar sabahlarının doyulmaz manzarasına daldı gözleri. Elini uzatsa sanki on beşinci kattan tutacaktı o koskoca dağı. Çayından bir yudum aldı. Porselen fincanın inceliğini hissetti dudaklarında. Köydeyken kahvaltının hazır olduğunu annesinin saçlarını okşamaya başlaması ile anlardı.
– Kalk kuzum, çorbamızı içelim.
Tarhananın o mis kokusu, anasının sesiyle birleşince uyumak ne mümkündü. Sofraları, babasının güleç yüzüyle aydınlanırdı. “Dağ gibi adam” derlerdi onun için. Bilemediler…

Şöminenin alevleri, odunları kora dönüştürmeye çalışırken uzak senelerden o kestane kokan sözler geldi kulağına.
– En büyüğünü ben yiyeceğim.
– Hayır ben!
– Aa, ağabeyiniz var önce kızlar. Bak yine elinizi yakacaksınız. Uzak durun sobadan.

Okuyacaktı anasının kuzusu – köyde ortaokul olmasa da. Dizlerine kadar kara gömülse de. Üniversiteye bile gidecekti. Babası “Benim doktor oğlum” diyerek göğsünü kabartacaktı köy kahvesinde.

Zilin sesiyle düşüncelerinden sıyrıldı. Gelen yardımcı kadındı. Haftanın birikmiş işleri onu bekliyordu. Tatil gününün değişmez menüsünü pişirmek de tabii. Tarhana çorbası, bol kuzu etli, bol yağlı, bol salçalı patates, bol peynirli erişte. “Allah rahmet eylesin” diye içinden geçirdi amcasının çatık kaşlı yüzü gözlerinin önüne gelince. Babası gibi değildi amcası. Soyadının hakkını verirdi her zaman. Bayağı da kızardı ona. Tek sulu yemekleri olan patatese “Yine doldurmuşsun yağı, salçayı yeğen!” diye. Ardından da odanın rutubetten garip şekillerle bezenmiş tavanına gözlerini dikerek söylenmeye devam ederdi. “Böyle yaparsan kenara nasıl para koyarız?”

Köyden gelirdi tarhana, bulgur, salça, erişte, karışık turşu. Ankara’nın ekmeğini, çayını, şekerini, yağı ile patatesini, soğanını alabilirlerdi sadece. Öğle yemeklerini üniversitede yiyemese; ete hasret kalacaktı ya. “Sabır” diyordu amcası “Sabır yeğen”. Onu dinleyip dayandı yoksulluğa. Ekmeğini eline aldığında evi köyden şehre okumaya gelenlerin de evi oldu. Misafirlerinin ceplerine harçlık koyarak, bir elleri yağda bir elleri balda ağırladı hep.

Postacıdan üniversite sonuç belgesini kapıp annesine koşturduğu günü anımsadı. Nereden bilebilirdi büyük şehirde onu böyle bir hayatın beklediğini. Yurtta kalma hakkını kazanmıştı nasıl olsa. Arada bir de amcasına misafir olurdu. Köydekiler Ankara’da ev yapmış diyorlardı amcası için. Anası da sevinmişti. Ya İstanbul’dan bir okul kazansaydı oğlu. Radyodan dinlediği şarkı yüzündendi tasası. Hani o “Sen gideli yedi yıl oldu; ektiğin fidanlar ağaca döndü” diyen. Elbet bir bildiği vardı şarkıların. Alimallah oğlu da İstanbul’a gidip dönmeyebilirdi.

Ninesi oğluna “Bu karı döl vermez!” demişti yengesi için. “Kuma getir üstüne. Soyumuz kurumasın”. Yapamadı amcası; kıyamadı karısına. Sanki altı ağabeyi daha yoktu. Yine de karşı duramazdı anasına. Kısırlığın büyük şehir hastanelerinde çaresi varmış diye duyunca Ankara’nın soluğuna karıştı soluğu amcasının.

Yatak odasından gelen elektrikli süpürge sesi ile anılardan sıyrıldı. Gözleri tekrar taramaya başladı karşıdaki heybeti. O heybetin karanlık oyuklarını. Modern döşenmiş salonun ortasında sanki koyunlar, keçiler meledi minik çan sesleri eşliğinde. “Varoş” derlerdi onlara. Başkentin varoşları… Dağın mağaralarını ağıl yapanlardı onlar. Koyunları olan komşularına imrenirdi hep. Bazen “Şehre geldim ama bir bardak süte hasretim” diye için için mızmızlanırdı hayata. Üniversiteye ilk başladığında yurttaki sekiz yataklı odalarda kaldığını, sağ-sol kavgasının ortasına düştüğünü, arkadaşlarının aşağılayıcı tavırlarını düşününce hâline şükretse de kaç kez sızlandı babasına telefonda.
– Baba, ben köye dönmek istiyorum.
– Hayır, dönmeyeceksin oğlum. Okuyacaksın sen. Kal işte amcanın yanında. Bak devlet de para veriyor.
– Veriyor da babam hangisine yetireyim? Yola mı, yiyeceğe mi, kitaba mı? Ceketinin eskimiş kol ağızları gözüne batsa da “Giyeceğe mi?” diyemedi. Sadece özendi arkadaşlarının üstündekilere.

Aklını kütüphanelere, gözlerini kitaplara mühürledi ardı ardına geçen yıllarda. Bu yüzdendi belki de bir kıza göz değdirememiş olması. Rahmetli anacığının “Profesör oldun ama bir everemedim seni” sitemleri haklıydı.

Yüreği gibi yatağının bir tarafı da hep boş kaldı. Hani amcasının evinin tek eşyası olan o daracık tahta sedirle üzerindeki nemli döşeğe inat yaptırdığı görkemli başlığıyla kocaman yatak. Gece bekçiliği işi bulan amcası komşuların yardımı, ay ve yıldızların şahitliğiyle kondurdu o briketten odayı. Biraz para biriktirip karısını köyden getirince rahat rahat hastanelere götürecekti onu. Bebelerinin ismi “Umut” olacaktı. Yatağın rutubeti gündüz amcasına bulandı, gece ise ona. Amcasının izin günlerinde o partal yorganın altında burun buruna uykuya daldılar.

Anasının, kuzinede pişirdiği böreklerin hayaliyle senelerce kalın kitaplar devirdi titreyen elleri. Tezek de yollayabilseler ya köyden diye düşünmeden edemedi bir yandan.

Ankara’nın ötekileriydi onlar. Merkeze inince iyice anlardı bunu. Böyle mini etekli, yüksek topuklu kızlar yoktu onun yaşadığı yerde. Bu yüksek katlı evlerin eşiklerinde çekirdek çitleyerek dantel, örgü ören kadınlar da görünmüyordu. Hele hiç çamaşır yıkayan yoktu kapı önlerinde.

Tabağındaki son kalan patatesi ağzına atarken karşısındaki kadına gülümsedi.
– Eline sağlık. Bunun üzerine şöyle orta şekerli bir kahve de iyi gider şimdi.
– Gitmez mi? Hemen yapar getiririm.

Adam gözlerinden ev sahibine minnettarlığı okunan kadının ardından keşke zamanında bizim varoş mahallenin kadınları da böyle işlerde çalışabilselerdi diye düşündü. Erkek adam karısını çalıştırmazdı ama değil mi? Acı bir gülümseme yaladı geçti yüzünü. Yalnızlıkla sınandığı yıllara tekrar geri döndü. Malum, bugün anılara yolcuk günüydü her pazar gibi.

Yüreği ağzında açmıştı gecekondunun kapısını. Karşısındaki polisi zor seçti sabaha çalan loşlukta.
– Sen gece bekçisi Musa Gülmez’in yeğeni misin?
– Evet, ne var? Ne oldu?

Duyduğu cevaba inanamadı. Oysa hırsızlar çoktan almıştı onun canını. Amcası hayalindeki bebek ile köyünün toprağına hasret Ankara’nın kimsesizler mezarına gömülüverdi alelacele. Geride kalan yengesi ise töreye köle, başka bir amcasına karı oluverdi çarçabuk.

Tertemiz bir ev… Çamaşırlar yıkanmış, gömlekler, pantolonlar ütülenmişti. Ocağın üstündeki tencerede akşam yemeği de hazırdı. Açıkta kalan turşunun eve yayılan kokusu uzaklardan anılar serpiyordu evin her yerine.

Ak düşen saçlarını şapkasıyla örttü. Dağın eteklerine doğru şöyle bir tur atma zamanıydı. Sokaklar onundu. Onundu on, on beş katlı binaları boynuna gerdanlık yapmış sokaklar. Artık kadınlar oturamasa da kapı eşiklerinde, çocuklar koşturmasa da yollarda, rengârenk kilimler sallanmasa da balkonlarda; onundu bu sokaklar. Kurutulmuş biberlerin, patlıcanların ip dizeleri, kısa da olsa pencere muhabbetleri, evlerin önündeki arabalara nispet eski günlerden küçük anılar cımbızlıyordu. O kadar…

Hani devletin gecekondunuzun yerine yüksek binalar yapacağız dediğindeki yas havası… Hani sokakta, kahvede, evde, çeşmede bitmek bilmeyen tartışmalar… Hani “Biz yapamayız öyle evlerde” diyerek iki üç eşyasını toplayıp köylerine geri dönenler…

Rüya mıydı o yaşananlar? O çekilen çileler? Eve dönerken sokağın başındaki binanın duvarındaki levhada kendi ismini okuyunca yaşananların onun vazgeçilmezleri olduğunu bir kez daha kabul etti. Öyle olmasa yıllar sonra bu mahalleye geri dönüp, bir türlü uyum sağlayamayanların sattığı evlerden alır mıydı? Mavi levhada akıp giden beyaz kabartma harflerin üstüne gururla basa basa bir kez daha okudu adını.

Şu anda babasının elinin omzunda olduğuna emindi. Tıpkı onun için köyde yaptırdığı sağlık ocağının, şehirde yaptırdığı hastanenin açılışlarında hissettiği gibi…

Yorum (0)

Yanıt bırakın

E-posta adresiniz yayımlanmayacak. Gerekli alanları işaretleyiniz *