“Bir gazoz lütfen” deyip siparişini verdikten sonra karşısında kendisini meraklı gözlerle süzen kardeşine bakmadı. Elleriyle küçük bir peçeteyi buruşturmuştu ve onunla sanki zevkli bir oyuncakmış gibi oynayıp duruyordu. Gazozu geldiğinde bile içmek için başını kaldırmadı; çünkü ister istemez büyük bir beklentiyle kendisine bakan bir çift gözle karşılaşacaktı.
“Gerçekten de kararlısın, denize açılacaksın yani, ben burada kalacağım.” diye mırıldandı karşısında oturan munis ifadeli genç kız. Bembeyaz bir teni, altın kadar sarı saçları ve ela gözleri üzerindeki büyük bir kederin altına hapsolmuş gibi solgundu.
“Çilek, evet, bugün denize açılacağım. Kocaman bir gemide, içinde bir sürü miçonun olduğu bir teknede, kim bilir belki de bir gün kaptan olurum.” diye yanıtladı Deniz Çocuğu büyük bir heyecan ve hararetle; ancak iki saniye geçmeden gerçeklerin farkına vardı ve gözlerini önündeki gazoza dikip minik bir yudumu zorlanarak içti.
“Ah, haklısın.” dedikten sonra kız gözlerini devirerek gülümsedi. Sadece gözlerinde yıllarını sadık köpeğiyle geçirdikten sonra onu kaybedip gizlice ağlayan sahiplere özgü Deniz Çocuğu’nun pek anlayamadığı bir parlaklık beliriyordu, o kadar.
“Ama yine de, dünyanın öbür ucunda bir okyanusta veya denizde; kocaman, eğlenceli bir gemide olsan bile, dünyanın öbür ucunda bir kız kardeşinin olduğunu unutmayacaksın değil mi?”
Deniz Çocuğu gözlerini kaldırdı, parlak yeşil gözlerine henüz öğlen olmasına rağmen sadece yıldızlardan yansıyabilecek bir parıldama belirdi.
“Her gün mektup yazacağım,”
“Ve…”
“Pembe deniz kabuklarını biriktirip sana ulaştıracağım,”
“Başka?”
“Bunda gerçekten ciddi miydin?”
“Söyle, ciddiydim.”
“Sana denizci kıyafeti ve botları getireceğim, bir de kaptan şapkası!”
İkisi de pek abartılı ve içten kahkahalarla bir süre boyunca güldüler, epey sonra da iki kardeş arasında ölüm sessizliği denilen sonsuz bir sessizlik baş gösterdi. Daha fazla konuşsalar bile sessizlik devam edecekti, en son veda sırasında dudaklarından dökülen tek heceli kelimeler ise sessizliği yaracaktı.
Akşam olduğunda Deniz Çocuğu ve arkasında Çilek, limana çoktan ulaşmışlardı. Çilek gördüğü tüm gemilerin istikametini, kocaman gövdelerini, kendisine korkunç gelen yelkenlerini ağabeyine sahte bir heyecanla soruyor, cevabını aldığında sevinmiş gibi yanıtlar veriyordu. Bir süre de hiç konuşmuyorlar ve etrafı izliyorlardı. Küçük bebeklerini öpüp gemilere binen babalar, henüz çocuk yaşındaki yırtık tişörtlü miçolar, macera peşinde koşan deneyimsiz ancak mutlu gençler, adeta Denizin Çağrısı’ndan bir kesit. Sonra Çilek’in soruları tekrar başlıyordu.
“Mükemmel, demek bu gemilerin birisinde saatler sonra sen olacaksın.” Lanet olası, diye düşünüyordu bu sözlerinin hemen ardından. Demek bu gemilerden birisi saatler sonra bir canavar gibi ağabeyini yutacak ve hiç bilinmeyen karanlık sulara onu bırakacaktı. Kendisinden ayıracaktı. Deniz Çocuğu ise kız kardeşinin yanıtlarının sahteliğini dikkatle farkına varıyor, gülümsüyor ancak o başını çevirdiğinde içine derin bir endişe işliyordu.
“Ne kadar da mutluyum senin için, hep denizlerde olmak isterdin,” diye mırıldandı genç kız, burnuna denizin yakıcı kokusu gelirken kardeşinin omzuna dayandı. “Çok, çok derin denizler.”
Hangi deniz bu kadar derin olabilir ki, diye düşündü Deniz Çocuğu, hangi deniz içindeki endişenin yüreğinde indiği derinlik kadar derin olabilirdi?
“Gitme vakti geldi sevgili küçük hanım, yine de bilmeni isterim ki; deniz veya kara hiç önemli değil, arkada bıraktığım küçük bir kardeşim olduğunu asla unutmayacağım. Deniz ve kara, ancak aynı hava, aynı gece ve aynı gündüz. Aynı gökyüzü.” İkisi de birbirlerinin ellerini tuttular ve üzerlerinde en ünlü piyanistin bile betimleyemeyeceği, en büyük yazarın dahi sözlüğünde yer alan kelimelerle anlatılamayacak bir ay ışığının altında birbirlerine sarıldılar. İki kardeşin üzerine düşen bu ay ışığı hangi gece şanslı bir denizin üstüne düşmüştü ya da hangi piyeste böyle hüzünlü bir akşam anlatılabilmişti, hangi iki oyuncu birbirlerine böyle bir bağlılıkla sarılabilmeyi başarmıştı?
“Elveda.”
Limana pek büyük olmayan denizci romanlarındakilerin tıpatıp aynısı, yelkenli, dünyayı dolaşacak bir gemi yanaşmıştı. Kaç korsan gemisiyle savaşılacaktı, kaç tane miço arasında samimi dostluklar yaşanacak ve tüm işler bittikten sonra bir gece yarısı yıldızların ışığının altında güvertenin yeni paspaslanmış yüzeyine uzanılacak, geride bırakılan kız kardeşler, çocuklar, anneler özlemle hatırlanacaktı. Ancak gökyüzü aydınlanmaya başladığında hemen kalkılacak, sıcak birer kahve içilip kuzeyden esecek rüzgârın şiddeti konuşulacaktı.
“Sakın verdiğin sözleri unutma.” deyip gülümsedi Çilek. “Özellikle de sonuncuyu.” Bir süre gülümseyip şakalaştılar.
“Tekrar döndüğünde,”
“Tekrar döndüğümde,”
“Denizci kıyafetim ve kaptan şapkam,”
“Denizci kıyafetin ve kaptan şapkan,”
Aynı anda konuştular.
“Hazır olacak!”
Deniz Çocuğu elinde küçük çantası, saatler sonra tuz ve deniz kokacak temiz bir beyaz gömlekle karanlık arasında kayboluverdi. Öyle ki, deniz ve gökyüzü ebedi bir siyahlığa dönüşüp bir olunca gemiden aniden öten bir düdük sesi ve bacasından çıkan beyaz dumanlar, tüm bekleyenlerin ellerini havaya kaldırdı. Çilek gemiyi güvertenin başındaki demirliklere dayanmış, ona bakan kardeşinin parlak gözlerini en parlak yıldızdan daha kolay seçebilmişti. Gemi sonu belli olmayan denizde yavaş yavaş ilerlerken birbirlerine el sallamaya devam ettiler. Ne güzel bir gece, diye düşündü Çilek, yıldızlar simsiyah denizde müthiş bir ahenkle dans ediyorlardı. Ancak hangi yıldız, gözlerini artık seçemese de, gittikçe bilinmezliğe doğru uzaklaşan şu gemideki, kim bilir kaç sene sonra göreceği, hatta bir daha görüp göremeyeceği çocuğun gözleri kadar parlak olabilirdi ki?
“Görüşürüz, Çilek…” diye fısıldadı, artık gözlerinin seçemediği kız kardeşine bakan Deniz Çocuğu. Deniz ve kara. Ancak aynı Güneş. Peki ya Güneş, diye düşündü Deniz Çocuğu. En parlak yıldız olan Güneş, Çilek’in altın sarısı saçlarından daha sarı olabilir miydi, olamazdı, artık sevebilecek miydi Güneş’i? Bu geceyi, kardeşini belki de son kez gördüğü bu geceyi, saatler sonra sona erdirecek Güneş’i nasıl sevecekti?
Gece meltemi burnuna tuz kokusunu dolduruyor, gözleri yanıyor ve tuzlu yaşlar yanaklarına doğru akıyordu. Denizdeki bu çocuğun gözlerini tuz mu yakıyordu, yoksa başka bir şey mi yakıyordu, bilmiyordu. Karadaki kızın da nasılsa gözleri yanıyordu, tuz mu akıtıyordu bu yaşları, elbette tuz. Ayrılık, aynı deniz kokusunu soluyan, kalpleri bir olanları ağlatabilir miydi hiç?
Yazan: Aysu Altaş