Edebi

Çamurlu Sokak

Yağmur saatlerce yağdıktan sonra azalsa da hâlâ dinmemişti. Çinko damların altındaki yataklarda çocuklar henüz uyuyor, çatıya vuran damlaların sesleri uykularını iyice ağırlaştırıyordu. Saat erkendi. Sadece birkaç kişi, sobaya biraz tezek atmak için sıcacık yorganın altından çıkmaya cesaret edebilmişti. Bir de o ayaktaydı.

Sokakta yürüyordu. Yerler, ele yapışan vıcık vıcık bir hamur kıvamındaydı. Çamurlar her adımında ayaklarının neredeyse bütününü içine alıyor, yer ile tabanlarının arasında uzayıp kısalıyor ama onu asla bırakmıyordu. Çok kalın giyindiği söylenemezdi. Ama ince giyindiğinden emin olunamazdı da. Üzerinde bir ceketi, montu yoktu ama bunun yerine altı yedi kat üst üste giyinmiş de olabilirdi. Buradaki çocuklar böyle giydirilirdi. Eli mütemadiyen sağ cebinin üzerinde gezinip duruyordu. Eskimiş pantolonunun üzerinde uzaktan seçilemeyecek kadar soluklaşmış nota desenleri vardı. Belki de milyonlarca kez yıkanmıştı bu pantolon. Bazen leğende deterjanla, bazen dışarıda, yağmurla. Üzerinde taşıdığı notalara uygun bir şekilde yürümeye devam etti: Silik bir ahenk ile. Bata çıka metrelerce yürüdükten sonra yolun kenarında kaldırım diyebileceğimiz, belki de diyemeyeceğimiz –bakış açısına göre tamamen farklılaşabilecek- yüksekçe taşların olduğu bir sokağa saptı. Ayaklarını hızla yere vurarak, çamurları silkeledi. Sokak öylesine sessizdi ki, kendini büyük bir gürültü çıkarmış gibi hissetti. Sokağın sonuna doğru yürümeye devam ederken, az önce fark edilmeyen bir şey çıktı ortaya. Bir ayağı diğerinden daha kısaydı. Aksıyordu. Sağ ayağının tabanı tamamen yerdeyken, sol ayağı havada kalıyor, parmak uçları güçlükle yere değiyordu. Belli ki silik bir ahenk ile yürümesi pantolonundaki notalardan değildi.

Elini üzerine bastırdığı cebinden elli kuruş çıkardı. Etrafına bakınıp sessizliğin ortasında olduğu yere çömeldi. Ayakkabılarının kenarlarındaki çamurları paranın yardımı ile iyice temizledi. Sonra hemen yanındaki su birikintisinde yıkadı kuruşluğu. Yeleğinde kuruttu. Tedirgince etrafına bakınıp bakkala girdikten bir dakika sonra elinde oralet tozuyla çıktı. Ufacık plastik kutuyu bir elinden diğerine geçirerek yürüdü. Geldiği yoldan geri dönerken çamurlu sokakta ona doğru gelen başka bir çocukla karşılaştı. Ondan daha küçüktü bu çocuk. Saçlarında, yüzünde ve hareketlerinde tertemiz bir canlılık seziliyordu. Bir araya geldiklerinde büyük olanı diğerini kucağına aldı. Yürürken her adımda sola doğru yamuluyordu. Yine de güçlüydü. Çocuğu uzun süre taşıdı. En sonunda bir çadırın yanında durdular. Çocuğu indirip derin bir oh çekti.

Bir kadın, “hazır yağmur durmuşken, ateşi yakıp yapalım şu yemeği” dedi. Büyük çadırın yanı başında ufak bir ateş yakılıp üzerine büyükçe bir tencere yerleştirildi, başına da iki genç kız geçti. Baran, “gel de biz patatesleri soyana kadar şu soğanı kavur, yanmasın” dedi kızlardan biri. Baran aksayarak tencerenin başına gitti. Soğanın acısından gözlerinden yaş aktı.” Bunu eken çok osurmuş vallaha” dedi. Gülüştüler. Küçük çocuk gülüşmelere kulak kabartıp yanlarına geldi. Ayakları soğuktan pembeleşmişti, ıslak toprağın üzerinde iz bırakarak yürüyordu. Elleri, ağzı turuncu renge bulanmıştı. Baran’ın yamalı pantolonuna tutundu. Soğanlar kavruluncaya dek öylece durdu. Onun da gözlerinden yaş geldi. Az sonra nemli büyük bir taşın üzerinde oturdular. Oraletini ağabeyine uzattı. Baran bir tutam döktü avucuna. İkisinin de ağzı, elleri boya içindeydi şimdi. Üzerine oturdukları taştan, pantolonlarına yayılan ıslaklık büyüyordu. Baran hapşırdı. Ablası tencereyi karıştırırken, “Vallaha haklıymışsın, eken iyi osurmuş” dedi. Yeniden gülüştüler. Islak ve sıcacıktılar.

Yorum (0)

Yanıt bırakın

E-posta adresiniz yayımlanmayacak. Gerekli alanları işaretleyiniz *