Ellerimi yıkadığım suyun sıcak buharı, aynanın silikleştirdiği suretimi yorgunca bir gülümsemeyle selamlıyor. Mutluyum! Kısa bir an hayatın olanca coşkusunun, damarlarımdan hızla akıp geçtiğini duyumsuyorum.
Bitiyorum. Bir mesai daha… Eve dönüyorum. Sigaram olduğu için şanslıyım. Hiç değilse dumanlı bir anlama bürünmekte, kalabalık sokaklı ve bol müzikli yürüyüşlerim. Biraz sonra otobüs durağına varıyorum. İlk kez rastladığım bu insanlarda kendimden bir şeyler bulmanın sinir bozucu ironisiyle beklemeye koyuluyorum.
Bir kız. Güzel gözleri var ama saçları. Nedense saçlar daha çok dikkatimi çekmekte. O bana bakıyor, bense kapalı ve umarsız. Sıradaki şarkı rastgele çalsın istemiyorum müzik çalarımda. Acaba beklerken bir sigara yaksam mı diye düşünürken, önümde açılan otomatik kapı sesiyle irkiliyorum. Hızlıca içeri atarak kendimi, rakiplerimi ekarte etmenin yakışıksız fiyakasıyla koltuğuma tünüyorum. Şoför biraz asabi görünmekte, dikiz aynasına vuran çehresinden. İstanbul işte. Yorgunluğu asabiyete çevirmekte yok üstüne.
Bir gün daha sıramı salmak üzereyim. Eve gidip yatağıma yattığımda bir çizgi daha çekeceğim, giderek artan yastık altı yorgunluklarıma.
İndikten sonra dört tekerlekli insan yığınından, metroya yürüyorum. Merdivenlerden inerken, belli belirsiz bir anı kaydırıyor ayağımı. Kötü düşüyorum. Diz kapağımda hafif bir sıyrık sanki. Çamurlu ve ıslak pisliğe biraz bulanmış pantolonum. Sendeler gibiyim fakat çok sürmez.
Sokağın sesi. Geceleri daha güzel. İş çıkışı metroya vardığımda, daha hissetmeden onu, sessizliği, sarıp sarmalayan bir kozmopolit yalnızlıkla selamlıyor beni. Sesindeki yorgunluk üzücü. Belli, o daha bitkin ama iç çekmiyor benim kadar. Cebindeki sigarayı yakarken gözüme çarpıyor dolunay. Işıl ışıl, ne anlatmakta acaba. Neyse. Kalmadı sanki alıntı yapacak bir şair de.
İlk kapısının, ilk koltuğundaki dikine dörtgen tahtaya yaslıyorum kafamı. En yorgun gecelerimde bana koltuk geren reklam kokulu yastığım. Ne kadar çok erkek var öyle, içeride. Sanki evvelden sözlenmiş gibi hepsi, bu son metro seferinde. Bu halı saha kalabalığı, gözlerimi, yeşil bir tona bulamakta, ter kokulu ve çim bir sahaya gayb oluyor aklım. Katılımcıların kalkış saatini belli edercesine doldurduğu vagonda ben, uyku saatimin geldiğini anlıyorum. Yeşil kayboluyor, tel örgüleri yıkıp geçen haykırışlar da ve top sesleri. Ter kokusu ise aynı. Lüzumsuz bir samimiyet yüklenip, gülüyorum. Uyuyorum. Dur durak giden araçta, gayri ihtiyari düşüp kalkan kafam, yolun bitmesiyle sersem bir uyanış yaşıyor.
Dönerken başladığım yere, etrafımdaki sık kümeli ev kalabalığına bakarken biraz arabesk bir yabancılık doluyorum. Alışamamış gibiyim hala, buraya. Hıncımı sigaradan alma çabalarım da aramızı bulmaya yetmiyor. Her yeni sevme ümidimle arama giriyor, çarpık kentleşme dokulu sokaklar. Ses etmiyorum fazla, başladığım yere geri dönüyorum.
Eve giriyorum. Ayakkabılarımı çıkardığımda esaretin bittiğini düşünen parmaklarım. Biraz ağrı ama daha çok tasalılar. Yorgun bir insan fikrine inanmaktan…
Bir şeyler içmeliyim. Sonra sabaha kadar oturup gecemi.. Uyku? Sıkıldım ama onun üzerime bu kadar düşmesinden, bu platonik muhabbet çok mubah bir durum öyküsü kıvamı almakta. Kaçtıkça ondan ben, daha çok arzuluyor. Sonundaysa yatağa atmayı başarıyor bir şekilde beni. Kendimi çok ucuz hissediyorum, her ışıkla eşgüdüm göz kapamalarımda.
Üzerine eklediğim hüzün, serinletici etkisiyle kahvemi yumuşatıyor. Biraz şeker, biraz kül. Az sonra, kedilerim bitiyor ayağımın dibinde. Yavru olan şımarık, kendi kuyruğu peşinde dönüp dururken, annesi dingin bir şefkatle süzüyor onu. Ölçüyü kaçırdığında birkaç okkalı pati darbesi, uslu bir yere serilişe peyda oluyor. Duvar duvar üstüme gelen, hafif salon kokulu keyiflerimdeki tanıdık manzara.
Yatağıma gitmeden önce, gün biterken en ihtiyaç duyduğum şey için banyoya yöneliyorum. Diş fırçamın sapını sıkıca kavrayarak, günün tüm pisliklerini bu köpüklü yolda duruluyorum. Ağzımın ferahladığını hissedince, aynadaki yüzümden bir günün daha sonuna çöreklenen yokluk izleri siliniyor. Yanından geçip giderken kendimi tutamıyor da, geç kalmanın şiddetince duvar saatine hiddetleniyorum.
Hiç vazgeçmeyeceksin değil mi?
Birinin daha bittiğini anlamadan, akreple yelkovan yeni güne başlamış bile. Göz kapaklarımın kepenklerini indirmesi, giriftlere bulanmış zihnimin imdadına yetmiyor. Sinemin kulağında tıkadığım iç yakıcı arayışlar, odalı karanlığımın kalbi olan gözlerimde yitikleşiyor. Çırpındıkça boğuklaşan ufkumda, ölçüsüz bir ürperi oturuveriyor göğsümün tam ortasına. Karşı koymak, nafile. Bir rüyaya gebe kalmak arzusuyla soluklarımı yavaşlatıyorum.
Uyku. Karanlığımın buğusunu yalan bir aydınlığa emanet ettiğim yegâne teselli.
Güneş öğleye doğru tok bir iştahla aydınlatınca yarım yamalak penceremi, uyanıyorum. Fakat bu hükümsüz uyanış da, cereyanda kalarak üşütmüş zihni melekelerimi ayıltamıyor. Yıkadığım yüzümü götürdüğüm havlu, adaptasyonu kuvvetli ve rasyonel bir unutkanlıkla kuruluyor beni. Acele etmeliyim! Yine geç kalmama dürtüsü, başarısızların dört koldan sarıldığı tek amorti övüntüsü.
Hızla hazırlanmış demi içinde bir kahve ve buharla karışık gömlekli ütü. Evden çıkarken, bir günümü daha ziyan edecek telaş ve endişeyle dolduruyorum çıkınımı.
Yürüyorum, işe geç kalmamalıyım. Allah kahretsin! Acıksız bir sıradanlıktayım yine.
Yolumdan çekilmeli şu insanlar, şu kalabalık. Yapmacık bir Matrix sahnesi gibi, herkes yürümeye(?) adım atıyor sanki. Hangi tuş durdurmaya güç yetirebilir acaba, bu ölümüne ölümsüz hırsların, ayyuka çıkmış beyhudeliğini. Geçmeli miyim hepsini, yoksa kaçmalı mıyım koşar adım. Susmayı tercih edeceğim galiba.
Kızıl saçlı bir kız. Hayli dikkat çekici bir çorabı var dizlerinin üzerine çıkan. Yandan süzerek beni, geçiyor önümden. Bir arabaya takılıyor gözüm, son sürat giden. Kırmızı. Günün rengi bu sanırım, oysa daha gri tonların arzusu içerisindeyim. Evet, işte orada. Yakın Doğulu birkaç küçük sürüsü. Modaya uzak yırtmaçlı giysilerde, rüzgara kafa tutuyorlar. Kimliksiz, dışlanan. Ne işiniz var burada bakışlı soruların, cevabına en çok ihtiyaç duyan küçükler. Ellerindeki mendilleri bozuk parayla takas edecek birilerini arıyor gibiler. Utanmaz yoksulluğun iç büken salvoları. Ve geri dönülemeyecek çocukluk sanrılarını doldururken onlar ağır aksak benliklerine, göz göze gelmekten imtina ederek uzaklaşıyorum yanlarından.
Bir minare sesi, kulağa hoş çalınan ezgi. Kimi hoş bir muhabbet edasına özlemle koşmakta, nicesi aradan çıkarma kaygısında alışılagelen alışkanlıklarını. Bu içinden çıkılamayası kabızlığın fitili ise, bir rüya olmalı. Ya da cana değen bir sancı hiç değilse.
Günün en sevdiğim kısmı. Estetik yoksunu betonarme metro durağına giriyorum. Kendimi en özgür hissettiğim zaman dilimi. Sağımdan solumdan fışkıran insanlarla hep birden aynı istasyonun yolcusuyuz. Fakat umursamaz mimiklerimizin sevimsiz riyakârlığıyla birlikte ölümün saydam gerçekliğini kapanan kapılarda iç ediyoruz. Rayların üstünde dalıp giderken maharetsiz suskunluğum ve ben, yüzlerini endişeyle doldurmuş vagon sakinlerine nazar ediyoruz. Metronun camındaki yansımam, hakir bakışlarla, musallat olmaya devam ediyor kabuk tutmayan boşluğuma.
Sigara içmeliyim.
Neyse ki az sonra kapılar açılıyor ve bir kere daha kent soylu çilekeş sefam sona eriyor. Yürümeye devam ediyorum çünkü işe geç kalmamalıyım. Allah kahretsin! Bir sıradanlık ki bu, acıksız.
Acaba geri mi dönsem? Nereye! Evet, hem ben bu işe gitmek de istemiyorum. Küçük bir kahve dükkânında ölene kadar kahve yapmak… İstiyor muyum?
Beynimdeki akordu bozuk bu melodi adım atma yetimi eğri kaldırımlarda yitiriyor. Ah şu sakarlığım, yoksa en büyük müsebbibi mi için için büyüyen haşmetli azabımın?
Yaşlı bir simitçi. Buruşmuş yüzü eski bir ağaç gövdesinin katmerli kıvrımlarını andırıyor. Acelem olduğunun farkındayım, yine de onun yerinde olmak ister miydim, bayatlığı taptaze görünen simitlerden seçerken bir ipucu kolluyorum. Katlanmış derisinden taşan ifadesizlik, ne çok şey anlatıyor öyle. Kırışmış cildindeki güç fark edilen gözlerinden tok bakışlarla üstüme saldığı haşyet, cevabımı sıkılaştırıyor.
Böylesi keskin yanıt arayışlarımda, yılgın bir toyluk var aslında.
Hay aksi! Müzik çalarımın da şarjı bitmek üzere. Ve bir ezan sesi daha paslı kulaklarımdan yitip gidiyor yok hükmünde.
Yolumun son demlerini, dimağımdaki susuzluktan yudumlanarak geçiriyorum. İçi hayli güzel dekore edilmiş, otantik bir kafeden yükselen şık tınılara kulağım kabarıyor. Merakıma yenik düşünce, içeridekileri göz ucuyla süzüyorum. Bir adam, bıçkın bir bıkkınlıkla, yalnızlığını ucuz bir bedele elden çıkarmaya çalışıyor. İki sevgili, şen kahkahalar eşliğinde, kadehlerini esamisi okunmayan bir esintinin şerefine tokuşturuyorlar: Ölmeye!
Yolum ile sonunu denk getirdiğim sigaramı yolcu ederken bir kez daha aynı katıksız ciddiyeti mırıldanıyorum: İş en iyisi, geç kalmamak da öyle. Bu birbirinin aynı dejavu hali neye gebe bilmiyorum. Bilmiyorum tabanlarımdaki ıslaklık hangi kirin acısı ve şu yağmur içimdeki kaldırım…
Yeter!
Saatim geliyor. Rolümü aymazlıktan çıkarıp duru bir itaate iliştirirken, yüzümde gerçek ötesi bir tebessüm. İlk dakikalarına girerken mesainin, soruyla karışık bir merak basıyor kahkahayı. Çaresiz. Susuyorum adım adım çünkü dinecek mi bilmiyorum vade farkı olmayan ağrılarım.
Yazan: Özgür Andaç
Işin yorgunluğu çökmüşken üstüme, durup dururken okuma isteği, daha sonra onlarca dakika uzayan sigara molam, üst üste düşüncelerimi yakışım yemyeşil çakmağımla, yüreğine sağlık.
Ruhumu yaşadığım topraklarda unutmuşum, izini sürdüğüm topraklar yerinde yok. Onları üzerine beton dökülmüş olarak bulmusum. Evet bu ruhsuz yaşamımızı bize bu yazıyla daha da sorgulattin. Kaleminin bir balyoz darbesi kadar güçlü olması dileğiyle. Kiralim duvarları batı doğudan niye gayri kalsın. …
Hep kiyamadiklarin kiymaz mi sana demiş şair. Yada acırsan acınacak hale gelirsin demis bir baska ıngiliz yazar. Acıma hayata yoksa acinacak hale sokar seni. Dik dur durmak lazim sn. Andac. Tekniginize gelecek olursa skilmadik bu sfer okurken istanbul yaramış Size decamini beklyoruz
sigara icmeliyim..ellerine saglik,yuregine saglik..
asil amacini unutmuscasina soluksuz tempoda ilerleyen yasam savasi. insanligin ic savasi. hirslariyla gozlerini kazanclariyla birbirini golgelemekten hic cekinmeyen insanligin acisi bu kadar samimi anlatilabilir isyansiz. devamini bekliyoruz.
Icinden cikilamayan her çeşit iç savasin içten işlendiği,içime işleyen bir öykü.Yureginize sabr