Edebi

Bir An

Yine karanlık bir gecenin davetine icabet ediyorum. Bu bir seçim değil. Mecburum… Çok mecburum. Gündüzüm, hangi saat diliminde başlıyor, gece saatleri nereye saklanmış, ben kimim? Suçun saati olsa belki cevaplayabilirdim. Ama yok. Bayram, seyranı da yok. Yılbaşı ağacı, aile yemeği falan hiç umurumda değil. Ya da bir kandil mesajı okurken başıma neler geleceğini kestirmek kolay değil. Şu anasını sattığımın dünyasında telefonu kapatma lüksüm bile yok. Öyle sıkılınca “özgürlük edebiyatı” yapamıyorum yani. Ben varım, sol arka cebimde caniğim var. Ha unutmadan bir de sokaklar…

Benim görünen gerçeğim bu kadar. Ama görünmeyen gerçeğim her gece camda beni bekleyen karım, bir de bonus tabii… Küçük Rüya’m! Ben koydum adını… Olur ya mesaiye kalırım, kaçamak yapıp beş on dakika rüyama gelsin diye, onu koklayamadığım nöbet geceleri her kapanışta gözüm onu görsün diye… On ay, beş gün, altı saat, kırk yedi saniye oldu doğalı. Doyamadım… Konuşmaya başlamış dediler ama ben eve gelince susuyor bizimki. Hiç duyamadım. Yoruldum. Bu kelimenin görünmeyen ögelerinden beş cilt ansiklopedi olur. Onca yaşanmışlık, onca uykusuzluk, onca özlem, olağanca sabır ve daha bir sürü şey saklıyor çünkü. Çok yoruldum. Azılı manyakların peşinde koştururken hayatı ıskalamaktan… Yorgunum ama pes etmiş değilim. Benim işim biraz da başkaları hayatı ıskalamasın diye uğraşmak çünkü.

On yedi saat geçmiş, operasyon sonrası eve gidecekken çalıyor yine telefon.

“Başakşehir, bıçaklı saldırı ihbarı, olay yeri bekleme, konum cebinde.”

Tüm yorulmuş yerlerimi onarıp yola koyulmam için bir saniyem var. “Hemen intikal ediyorum, başkomiserim.” Konum, bir inşaatın ortasına getiriyor beni. Burnum acı bir çimento kokusuna yabancılaşmayı bıraktığı an birinci kattan gelen seslere koşuyorum. Bu defa da kan kokusu. Deri ceketli uzunca bir herif yerde yatan bedeni bıçağa doyuruyor. Durmuyor, hiç durmuyor. Sessizce yaklaşıp kıskıvrak enselemem lazım. Olay yerine ilk ben gelmişim, şansa bak! Tam o sırada nefesimi duymuş olacak ki koşmaya başlıyor olağanca gücüyle. Ambulansla konuşmak ve aynı anda koşmak yabancı olduğum bir şey değil. Alışamadığım şey sadece o bedeni öylece bırakıp koşmak zorunda kalmak… Biliyorum: deri ceketli, uzunca boylu, iri burun bir suret arıyorum. Buralarda bir yerlerde. Zihnimde kalmış dört beş saniyelik görüntü… O saniyeler benim hayatımın tamamı. Yine bu saniyeler, hayatı var etmesi gereken. Belki bazen tek bir saniye bütün bu düzeni kurtaran. Tek bir saniye… Karanlığın gölge oyunları içinde koşturmaya devam ediyorum. Kalbim, nabzımın icabına iyi bakıyor. Öyle bir koşuş ki bayılacağım neredeyse. Onca merdiven koştum ki hangi kata vardım bilemiyorum. Yüksekte olduğu kesin, her bir artışı hissedebiliyorum. Bu da meslek hastalığı. Olağanca güçlü bir his. Son vardığım katta hissediyorum onu. Nefes alış-verişini duyar gibiyim. Birkaç adım sonra yakalayacağım onu biliyorum. Gece ikimiz için de koca bir delik; ya o ıskalayacak ya ben. Çok yüksekteyim. Defalarca böyle yükseklerde bulundum. Aradığımı yakaladım. Bu defa farklı, çok farklı. Çünkü telefon çalıyor ve açmak zorundayım. İşin aslı, etten kemikten bir insanız biz de. Ekrandaki isim “Karıcığım”. Ana en büyük yâr, eş en muazzam yol arkadaşı ama evlat başka. Hayatta var olan ve var olabilecek tüm duyguların üstü. Tek bir haber almak için öldürtür evlat. Tek bir ses için dünyayı dolaştırır, tek bir an için yeri göğü deldirir ve yine evlat. Ötesi yok. Olamaz. Duygularıma esir olup açıyorum telefonu. “Aşkım sana seslenen biri var burada. Rüya, hadi tekrar söyle anneciğim, hadi bak baba var burada. Babba de, baba, baba de” Bu konuşma gafil avlanmak biliyorum, bu amatörlük biliyorum. Ama değer mi? Sonu ne olursa olsun… Uzun sürmeden omurgamın hemen soluna birkaç bıçak darbesi yiyorum. Yere yığılmam aynı dakika. Telefon kafamın hizasına düşmüş. Ölsem ne olur bundan sonra. Son duyduğum ses Rüya’dan “Ba ba, ba ba, baba” olduktan sonra…

Yorum (0)

Yanıt bırakın

E-posta adresiniz yayımlanmayacak. Gerekli alanları işaretleyiniz *